Dıştan Kilise içten mescit işte Ayasofya!

   Bana, ‘Trabzon şehri nedir?’, diye bir sual edilecek olsalardı kesinlikle Ayasofya'nın Beytülmakdis cephesindeki, Trabzon hasırını andıran zarif sütunlu, kemerli zaman üstü görünüşü derdim. Ayasofya olmasaydı, Sümela Manastırının dilsiz ama görkemli görünüşü, o da yoksa kesinlikle mor renkli komar çiçeği diye diretirdim. Ayasofya'ya hep uzun aralıklarla gittiğimden başına ne haller geldiğini daha net görebiliyorum.
Ayasofya'ya 80'lerde gittiğimde portakal ağaçlarının olduğu bir mahallenin içinde antik zamanların ağır ruhunu taşıyan unutulmuş bir yapıydı. Ayasofya ne hayata karışıyor ne de Trabzonlular Ayasofya'ya burnunu sokuyordu. Yaşlı ve romatizmalı bir nine gibi o düzlükte oturur ve denizi seyrederdi. Bahçesinde vakti zamanında İmaret Mezarlığından sökülmüş Osmanlı usulde mezar taşları yığılmıştı. Sükunet vardı o düzlükte. Etrafında, avlusunda oynaşan haşarı çocuklara hiç aldırmadı bu koca nine. 90'lı yıllarda bir Alman öğretmeni götürmüştüm oraya; Jacob Vieten. Öldüyse toprağı bol olsun. Bayılmıştı Ayasofya'ya. Her figürü, her taşı, tavanını, cephelerini, mezar taşlarını flaşlayıp durdu. ''Sen hacı oldun Jacob. Artık senin adın dedem gibi Hacı Yakup!'' dedim, hiç tepki vermedi. 2000'lerde çalıştığım okullardaki öğrencilerle ziyaret ettik Ayasofya'yı. Sonra içini mescit yaptılar. Dıştan kilise içten mescit! Bir nevi………gibi bir şey!
Ayasofya'nın iki eksiği vardı; yapının görkemini engelleyen ve Karadeniz'e çok lazımmışlar gibi öküzlerin diktiği peruk palmiyelerin kesilmesi. Diğeri de arka tarafındaki havuzun sade haliyle yeniden yapılması. Bu muhafazakâr İslamcı kılıklı liberal bukalemunlar önce Ayasofya'nın bahçesinin köşesine bir yeraltı kenefi yaptılar. Sonra da Ayasofya'nın içine komple ettiler.


Önceki ve Sonraki Yazılar