28.03.2022, 10:12

'EFKÂRLI GÜNLERDE RAMAZAN'..

'Oy Trabzon Trabzon, için kalaylı kazan,

Efkarlı günlerime, geldi çatti Remezan' türküsünü herhalde bilmeyenimiz yoktur. Bu alanda becerim olmasa da bu türküyü melodisine uygun olarak seslendirebilenler de epeycedir. Bu konuda sadece iyi bir dinleyici olduğumu soyleyebilirim. 

Söz konusu türküdeki 'efkar' kavramı, arapçada fikirler/düşünceler anlamındadır. Ancak 'efkâr' kavramı türküde mecazi olarak, 'dert/sıkıntı dolu günlerde Ramazan ayı aniden geliverdi’ anlamında kullanılmıştır. Elbette ki sizlere müzik dersi vermek amacında değilim, sadece Ramazan Ayı'nın artık çok yaklaştığını belirtmek için böyle bir girizgah yaptım. Bildiğimiz gibi sporcular, sezon başında rakımı yüksek yerlerde hazırlık kampına girerek anaerobik/oksijeni az olan ortamlarda çalısma yapıp zor koşullara dayanıklılık artırımına girerler. Sonra da daha düşük rakımlı bölgelere inip aerobik/oksijeni bol olan ortamlardaki maçlarda söz konusu yüklemelerden yararlanarak adeta uçarcasına performans sergilerler. Buradan hareketle patenti bendenize ait olan şu ifadeleri tekrar edeyim. Teşbihte/benzetmede hata olmaz ise  Recep ve Şaban ayrıları da; bunun gibi sanki  Kur'an-ı Kerim'in gönderildiği Ramazan ayına iki ay önceden hazırlanma ve havaya girme anlamı taşıyor. Yazımın başında giriş bağlamında konu edindiğim 'Efkarlı günlerde Ramazan' kavramı ile, herkesin mutlaka efkarlanacağı yani üzüleceği ve pişmanlık duyacağı hataları olabileceğini kastediyorum. Çünkü İnsan kavramı; unutma, hata etme anlamlarındaki 'nisyan' kavramı ile de irtibatlıdır.  Yani insan olan her bir bireyin mutlaka bir eksiği vardır. Çünkü eksiği olmayan insan, ‘ben oldum ve kemale erdim' düşüncesi ile kendisini tanrılaştırabilir, çevresine karşı 'asan ve kesen' bir kişiliğe bürünebilir. Bunun için, yalnızca Yüce Yaratıcı karşısında boyun eğmek, 'sadece ona ibadet etmek ve sadece ondan yardım isteme' (Fatiha, 1/4) zorunluluğu getirilerek, her an azabilecek bu tanrılaşma hayallerimiz dizginlenmiştir.

Kendini kritize etmek anlamındaki 'Tevbe etmenin sahibini günahsız hale getirdiği' hadise göre; aslında ona moral vermek ve hayata tutundurulması amaçlanmaktadır. Yoksa o, hiç günah işlemeyen kişi ile elbette ki eşit değildir.   Bizde sanki, 'sadece günahı olanlar tevbe edecek' gibi bir algı var. Oysa ki Kur'an-ı Kerim'de,  'Ey iman edenler, Nasuh şekilde Allah'a Tevbe edin (Tahrim, 66/8) ayeti ve 'geçmiş ve gelecekte hatadan korunan peygamberimizin (Fetih, 48/2) 'ben günde yetmiş küsür kere tevbe ediyorum' hadisi,  herkesin mutlaka  bir eksiği olduğu ve tevbe edeceği anlamındadır. Zaten, 'siz hata etmeseydiniz, Allah sizi yok eder ve yerinize hata eden bir topluluk getirirdi' hadisi de bunu anlatıyor. Yoksa bu hadiste, 'gidin bile bile bir yanlışa bulaşın ve gelin' denmiyor. İnsan şayet hata etmeyecek şekilde yaratılsaydı, 'ben sizin en büyük rabbinizim' (Nâziat, 79/24) diye firavunvârî meydan okumaların önüne geçilemezdi. Hz Adem ve Hz Havva'nın şeytanın vesvesesi ile yasak ağaca yaklaşmaları ve Cennetten çıkarılmaları (Bakara, 2/36) sonucunda Hz.Adem'in eşi ile beraber 'Ey Rabbimiz, kendi nefislerimizi zulmettik şayet bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen zalimlerden oluruz'  (Araf, 7/23 ve 24-27. ayetler) şeklinde pişmanlık duymuş olmaları;  yapıldığında tövbelerin kabul edileceğine işarettir. Zaten Peygamberimiz de bunun için, 'ölmeden evvel tevbe edin' buyurmuştur.  'Rabbimiz unuttuklarımızdan ve hatalarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma' (Bakara 2/286) ayetindeki 'unutulan konular ve hataların sorumluluk getirmediği' hususu; Kur'an-ı Kerimin getirip hukuka armağan ettiği genel bir kuraldır. 'Ey inananlar, nasuh şekilde tevbe edin' (Tahrim, 66/8) kuralı ise; bunun ötesinde daha çok taammüden/kasıtlı ve bilinçli olarak yapılan suçları kapsamaktadır. Bizim hatalarımız; günlük ritüeller/ibadetler konusunda veya çevre ile olan iletişimimizde, ya da mesleki alanımızda olabilir. Tevbe bu bağlamda, uzun atlama rekoru kıracak olan bir atletin geriden hız alması gibi, geleceğe yönelik daha güzel şeyler yapabilmek adına günlük ibadetlerimizi ve mesleğimizdeki işlerimizi değerlendirip aynı yanlışları tekrar etmeme kararını almaktır.  Hatalarımız; şayet hak ihlalleri ise sahiplerinden helallik almalı, ancak günlük ibadetlerimizde ise de bu durumda Yüce Yaratıcı'dan af dilemelidir. 'Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını bağışlamaz, onun dışındaki günahları dileyen kişiler için bağışlar' (Nisa, 4/116) ayeti,  Tevhid/tek Allah inancını tahrif etmenin ahirette telâfisi olmayacağını ortaya koyarken, 'Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, çünkü o bağışlayıcı, affedici ve merhametlidir'  (Zümer, 39/53) ayeti de ümitsiz  olmamayı bize öğretiyor. Çünkü 'yeis halindeki/öleceğini anladığı anda iman etmenin kabul olmayacağı' ilkesinden, koma haline girmeden önceki ana kadar tevbe kapısının açık olduğunu biliyoruz.

Her yerde ve her zamanda tevbe edilebilir, ancak belirli günlerde ve mekânlarda tevbe etmek daha çok aklımıza geldiği de bir gerçektir. 'Nasıl tevbe edeceğimiz?' konusunda da şu hususu aklımızdan çıkarmamalıyız.  Bizim dışımızdaki dünyaya karşı yapacağımız yanlışlar konusunda hakkı yenen kişiye adaletsizlik olmaması için Yüce Yaratıcı, davacı ve davalı arasına girmeyerek tarafların bu sorunu çözmesini istiyor. Bu konuda hakkını gasbettiğimiz kişiden helàllik almamız şarttır. Zaten taraflar arasında dünya veya ahirette helâlleşme olmadığında; hadiste belirtildiğine göre, 'mahşer günü hak yiyen kişinin iyilikleri hakkını yediği kişiye devredilecek, şayet dünyada verdiği zarar karşılanmamış ise, hak sahibinin kötülüklerinden de davalıya yüklenecektir'.  Yüce Yaratıcıya karşı yapılacak eksikliklerde ise, geçerli bir mazeret var ise doğrudan cennete girilebilecektir. Aksi takdirde ceza çekildikten sonra 'Allah'tan başka ilah olmadığını kabul eden -eninde sonunda- cennete gidecektir' hadisine göre gecikmeli olarak da olsa bu ödül kazanılabilecektir.

Özetle, hataların telâfi imkânı olsa da aslolan; sonradan pişman olunacak yanlışları yapmamaya çalışmaktır..

Yorumlar (0)