Mehmet Nuri Sunguroğlu

Mehmet Nuri Sunguroğlu

  Erzurum’dan Hınıs’a doğru Tuzla Çayı Vadisi

ALMAN SEYYAH PROF.DR. KOCH İLE KUZEY DOĞU ANADOLU 1843-44
 Göksu köyünün çevresi, ama özellikle aynı adı taşıyan derenin kenarları söğüt ağaçları ve zengin ahududu ile etkileyici güzellik yansıtıyor.

 *
dc2d2f10-acb9-4c73-8736-c48d0a3ae9db.jpg Bahar mevsiminde yapraklarından sızan meyve suyu benzeri sızıntıdan yörenin sakinleri aşağıda anlatılacağı gibi bala benzeyen yarı sıvı bir marmelat türü gıda ürünü yapıyorlar.
Bahar gelip atlar otlağa götürüldüğünde bu sızma yaprakları toplayarak yarım günlüğüne soğuk suya koyarak bekletiyorlar. Sonrasında konulan kabı kaynatıyorlar ve buharı çıktıktan sonra geriye kalanından ayrana katarak tatlandırıp tüketiyorlar.
  Tuzla Çayı bölgesine ait olan Göksu köyü sakinleri kendilerini yönetseler de genel olarak Hınıs sancağına bağlıdırlar ve gerçek anlamda bir Alp görünümü doğasına sahip olan yöre, kuzeyde Kazbel Dağı, güneyinde Ak Dağ ile sınırlanmıştır. Adını beyaz içerikli kireç taşlarından alan Ak dağ ise, Kazbel dağının eğilimini oluşturan uzantısıdır. Ak Dağın yaz ve kış tepesinde kar olması nedeniyle, “Ak Dağ” adını aldığını söyleyen diğer seyyahlar, bu konuda yanılgı içindedirler ve Ak Dağ hakkında verdikleri isim bilgisi yanlıştır.
   Sonraki gün 12 Ekim tarihinde önce doğuya, devamında güneye ve Ak Dağın doğusuna akan Göksu ırmağının akımını takip ederek büyük Hınıs ovası ve içerisinden geçen Tuzla Çayına doğru yolumuza devam ettik.  Göksu Irmağını bir süre doğuya doğru takip ettikten sonra güney-doğuya döndüğünde, ondan ayrılarak yan bir ırmağın vadisinden engebeli bir yüksekliğe ulaşmak için ilerledik ve Zuğraşı(?) diye yoksul bir köyün yanından geçtik. Bu engebeli alan ırmaklarıyla nemli bir alan ihtiva ediyor, yeşil çimenleri ve otlağıyla yaygın bir plato görüntüsü sergilemekte. Ne yazık ki bir botanikçi için mevsim geçmişti ve bulabildiğim ne kadar tohum varsa, onlarla mutluydum.
Küçük ırmakların kenarlarındaki bitki örtüsü daha güzeldi. Özellikle Göksu Çayının kenarlarındaki güllerin arasında dört farklı, henüz tanımadığım gül çeşitleri vardı. Ayrıca üç tür söğüt, iki tür alıç, küçük yapraklı dağ muşmulası ve gümüş yapraklı dikenli çalılıklar görünüyordu. Platoya yayılmış dikenli kitre (geven otu) bitkilerinin yaprakları, çiçekleri düşmüştü ve siyah görünümleriyle hiçte güzel görünmüyorlardı. Ayrıca dikenli kaktüs türü bitkiler hiçte az değildi. Etrafta çıplak kayalar görünmüyordu, toprak her tarafı kapatacak kadar yeterliydi. Görünen taşlar ise gri değil, daha çok beyaz kireç karışımıydı.
Ak Dağın arka tarafından aşağıya inerken kireçli tabakaları yırtarak dışarıya yükselen granit kayalar görünüyordu ve kendisine verilmiş, beyazın imgesi olan “Ak Dağ” adının uyumlu olmadığını düşünüyorum.
   Kuzey tarafı eğimli olduğu kadar güney tarafı da yavaştan Hınıs'ın geniş ve bereketli ovasına doğru eğiliyordu. Dağın eteklerinde Sarıveli adında bir köy var. Buradan yarım saat sonra güzel ve büyük, Şizma Ermenilerinin yaşadığı Karaçoban köyüne geldik ve Göksu'dan 4 saatlik mesafede olan bu köyde geceyi geçirmeye karar verdik.
 
-DEVAM EDECEK-


Önceki ve Sonraki Yazılar