20.06.2022, 09:43

'FETH-İ MÜBÎN' ÜZERİNE TESPİTLER..

Derslerde öğrencilere; size 'İstanbul'u nasıl anlatırsınız?' diye sorduğumda, 'İstanbul anlatılmaz, yaşanır' cevabını veriyorlar. Ben de kendilerine şöyle diyorum; yeryüzünde iki kıta üzerinde kurulmuş tek şehir İstanbul'dur, her türlü sıkıntılı hâline rağmen Yüce Yaratıcının bizlere bahşettiği en önemli nimetlerden biri de; İstanbul'da yaşıyor olmaktır.

Uluslararası ilişkiler uzmanı bir hocamız söylemişti, 'asırlar geçse de İstanbul'un Fethi hazmedilememiştir, ülkemiz üzerinde oynanan oyunların epeyce nedeni vardır. Bunlardan ilk sırada geleni, ülkemizi ekonomik, askeri, vb. bakımlardan zayıflatıp ani bir baskınla İstanbul'u geri almaktır ki bunu asla unutmamalıyız'. Gerçekten de çok doğru, çünkü daha yakın geçmişte İstanbul işgal edilmemiş mi idi? Yedi yıl önce arkadaşlarla Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç Kavala ve Selanik merkezli Batı Trakya gezisi yapmıştık. Amacımız, Osmanlı Cihan Devleti'nin dört yüz yıl hüküm sürdüğü toprakları ve bıraktığı izleri görmek ve Evlâd-ı Fâtihân'larla sohbet etmekti. Söz konusu ziyaretin ilk gününün sabahında mübadelede soydaşlarımızın geldiği Fuştan Köyü'nün bağlı olduğu Edessa Şehri'nde sabah kahvaltısı yapacağınız bir kafeye girerken, bu mekânın hemen karşısındaki kilisenin papazının bize doğru geldiğini görmüştük. Yanımdaki arkadaşım, hemen papazla sohbete başlamış ve ona, ‘benim de İlahiyatçı olduğumu' söylemişti. Bu arada 'bu papazın kendisinden 'dedesinin, mübadelede Bursa’dan göç etmiş olduğunu’ öğrenmiştik. Papaz bize, 'Konstantinopolis'ten geliyorsunuz değil mi?' diye sormuş ve ben de, 'hayır İstanbul'dan geliyoruz' demiştim. Papaz iki kere daha, 'Konstantinopolis'ten geliyorsunuz değil mi?' Diye tekrarlamış, ben de her defasında, İstanbul'dan geliyoruz, o senin dediğin '29 Mayıs 1453'de tarih oldu, senin dediğin bir masal' cevabını vermiş ve tartışmaya başlamıştık, durum tam kavgaya doğru gidiyordu ki arkadaşım bana, 'hocam sakin ol, bunlar rüya görüyor', papaza da 'gücün varsa; gelir alırsın' demişti. Şunu demek istiyorum; yani adamların hala daha böyle bir emelleri olduğu apaçık belli.

'Fetih' denince zihinlerde hemen; nam-ı diğer İstanbul Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'nın, 'Feth-i Mübîn'i zâmin o tebşîr aşkına' diye anlattığı 29 Mayıs 1453 yılındaki İstanbul'un Fethi canlanır ve her yıl Mayıs Ayı geldiğinde büyük bir heyecanla bugünü bekler oluruz. Oysa ki Kur'an-ı Kerim'de, 'sana apaçık bir fetih ihsan ettik ettik' (Fetih, 48/1); ''Allah'ın yardımı geldiği ve Fetih gerçekleştiğinde insanların Allah'ın dinine bölük bölük girdiğini gördüğünde, hamd ile rabbini tesbih et ve ondan bağışlanma dile, çünkü o tevbeleri kabul edendir' (Nasr, 110/1-3) ayetlerinde 628 yılındaki Hudeybiye Antaşması ve milâdi 630 yılındaki Mekke'nin Fethi kastedilir. Bunun yanında ‘Kesin ve Apaçık' anlamındaki 'Fetih-i Mübîn' tâbiri, Peygamberimiz tarafından tam dokuz asır önceden müjdelenen İstanbul'un Fethi için de kullanılmıştır. Zaten bu ayetin anlam içeriğinde, Mekke'nin Fethi'nden sonra daha pek çok fetihler olacağı da saklıdır. İşte bu müjdeye nâil olmak için; doğduğu, büyüdüğü, çocukluğunu, gençliğini, peygamberlikten önceki kırk yıllık hayatını ve peygamberliğinin on üç yılını geçirdiği, sînesinde mukaddes Kâbeyi barındıran tarihi Mekke Şehri Halkı'nın gönüllerini önceden fethettiği için kan akıtmadan bu şehri fetheden Peygamberimiz, 'Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir, onu fetheden komutan ne iyi komutandır, O Fethih'de bulunan askerler de ne güzel askerlerdir' diyerek verdiği müjde; sahabe-i kiram için ulaşılması gereken en önemli ve birincil hedef olmuş, bu müjdeye nâil olmak için de İstanbul'a sayısız seferler düzenlemiştir. Bu konuda herkesçe mâlüm ve dillere destan olan seferi ise; hicret ve sonrasında Mescid-i Nebevi inşa edilinceye kadar Peygamberimizi evinde misafir eden Hâlid bin Zeyd nam-ı diğer Eba Eyyûb el-Ensârî gerçekleştirmiştir. O; Peygamberimizin bu müjdesine nail olmak için pek çok sahabe gibi İstanbul'a gelerek, Feth-i Mübîn'e nâil olmak istemiş, ancak bu büyük fetih ona nasip olmamış ve şehid olarak İstanbul'da kalmıştır. Hem Hâlid bin Zeyd'in Eyüp'teki kabri ve hem de İstanbul'da değişik bölgelerde, özellikle de Ayvansaray semtindeki sahabe kabirleri bize bu konuyu zaten net olarak anlatıyor. Peygamberimizin asırlar önceden müjdelediği 'Kostantiniyye'nin Fethi' sonunda Osmanlı Cihan Devleti sultanlarından İkinci Mehmed'e nam-ı diğer Fatih'e nasip oldu.

Hep şöyle düşünmüşümdür; Peygamberimiz ‘in hiç gitmediği halde nasıl olur da, 'Konstantiniyye mutlaka feth olunacak, onu fetheden komutana ve o fethe katılan askerlere ne mutlu' diye bir açıklaması olabilir? Herkesin belleğinde oluşması muhtemel bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür diye düşünüyorum. Kaynaklarda "Peygamberimizin 'İsra ve Mirac Gecesi, arşı ve kürsü gezdiği" anlatılır. Söz konusu bu anlatıma göre şu sonuca varılabilir, tabir-i caiz ise, 'İsra ve Mirac Gecesi', âlem/evren hatta âlemler/evrenler, âdeta bir harita halinde Peygamberimizin gözlerinin önüne serilmiş ve Peygamberimiz de stratejik ve İslam Dininin buradan değişik kıtalara ulaştırılma imkânının daha kolay olacağının önemine binâen 'Kosantiniyye'nin mutlaka Îslâm Dini'nin yaşandığı bir belde olacağını' müjdelemiştir. Kostantiniyye'nin Fethi, İkinci Mehmed'e, bu şehrin kapılarını İslam’a açmış olması nedeni ile, 'Fâtih' ünvanını kazandırmıştır.

Dikkat çeken bir diğer husus da İstanbul'un Fethi'inin, 'Ortaçağın kapanışı ve Yeni Çağ'ın başlangıç noktası olması' hususudur. Bu konuya da şöyle bir îzah getirmek mümkündür. Kur'an-ı Kerim gelmeden önce dini temsil eden kilise kötü sınav vermiş, 'dünyanın döndüğünü' söyleyen Galileo başta olmak üzere pek çok bilim adamını aforoz etmiş ve skolastik dönemi yaşar olmuştu. Hristiyan din adamlarının ilmi seviyesi de 'meleklerin cinsiyetinin ne olduğunu?' araştırmaktan ibaretti. Oysaki İkinci Mehmed; Kur'an-ı Kerim'in öğretileri ve bilimi öncelemişti. Çünkü Kur'an-ı Kerim; daha ilk emri ile, 'Yaratan Rabbı'nın adı ile Oku' (Alâk, 96/1) emrini vererek bilimsel çalışmayı başlatmış ve istisnaları bir yana bilimin üretilerini kendi ürünü gibi görmüştü. Bunun için Bizansın, gemilerin geçişini engellemek için Haliçin girişine zincir çekmesi üzerine İkinci Mehmed, âni bir fikir değişikliği ile Beyoğlu yakasındaki Kasımpaşa güzergahından gemileri Haliç'e kızakla indirmiş ve ve topları da Macar usta Urbana döktürmüştü. Macar usta Urban ise -bu konu tartışmalı ve kaynaklarda Saruca Muslihiddin, cenevizli Donar Usta gibi değişik isimler olduğu da geçiyor-, İkinci Mehmed'in tanıdığı bir kişi olmadığı gibi bildiğim kadarı ile müslüman da değildi. İkinci Mehmed burada Kur'an-ı Kerim’deki, ‘Allah, emanetleri, ehil olanlara vermenizi emrediyor' (Nisa, 4/58) buyruğu gereğince liyakati baz almış ve işi uzmanına teslim etmişti. Liyakatin baz alınması konusunda Peygamberimiz de 'herhangi bir iş ehli olmayana teslim edildiğinde; orada kıyameti bekleyin' buyurmuştur. Buradaki kıyamet kavramı; mecâzi anlamda olup, 'ehil olmayan kişinin işi yüzüne gözüne bulaştıracağı ve her şeyin karmaşaya dönüşeceği' anlamındadır. İkinci Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra, değişik inançlara mensup olanlara 'inanç ve ibadet özgürlüğünü' sağlaması sonucunda, İstanbul halkının, 'bizans yerine Osmanlı tarafından yönetilmeyi yeğleriz' övgüsüne mazhar olmuştu. Çünkü bu konuda Kur'an-ı Kerim’de, 'Dinde zorlama yoktur' (Bakara, 2/,256) buyrulmuş ve Peygamberimiz de bu öğretiyi uygulamaya geçirerek 'hicretten sonra Yesrib şehrinde gayr-i müslimlerle imzaladığı Medine Sòzleşmesi'nde onlara "inanç ve ibadetlerini rahatlıkla yapabilme" imkânını sağamıştı'. İkinci Mehmed, fetihten sonra hemen kolları sıvayarak bugün 'üniversite' anlamına gelen Sahn-ı Seman medreselerini kurarak alanlarında uzman olan dönemin hocalarını buralarda istihdam etmiştir. Öyle ki o dönemde bilimin merkezi kabul edilen Semerkant'tan Ali Kuşçu'yu getirerek bu medreselere baş müderris olarak atamış ve medreselerdeki tedrisat programlarını ona hazırlatmıştır. Fatih, ‘şayet bilmiyorsanız ehline sorun' (Nahl,16/43; Enbiya, 21/7) ) buyruğu gereğince Akşemseddin, Molla Hüsrev ve Molla Gürânî gibi hocalarının bilgi ve nasihatlerini dikkate almış, tebası nezdinde çevre bilincini de oluşturmuş, 'Haliç kirlenir' diye etrafında hayvan otlatılmasına izin vermemiş, 'yaş kesenin başını keserim' diyerek yeşili korumak için tedbir almıştır.

İstanbul'un Fethi ile ilgili uygulanan yöntemler, teknik ve teknolöjik donanıma dair epeyce bilgimiz var. Ancak Trabzon'un 1461 yılındaki Fethi hakkında 'hangi teknik yöntemler kullanıldığı?' hususunda ise; sadece şu bilgi var -belki var da ben bilmiyorum-, 'Trabzon; karadan ve denizden kuşatıldı, pontus kralı da 'buradan çıkış olmadığını' anlayınca sonunda teslim oldu'. Sonuç olarak güzel de burada açıklığa kavuşturulması gereken iki husus var. Bunlardan ilki şudur. O sıra Fatih'in Ordusu'nun donanımı; acaba nasıldı? Gönül erleri, şehrin kuşatılmasından önce yaptıkları çalışmalarla halkın rağbetini mi kazanmışlardı ki halkının durumunu iyi okuyan pontus kralı, hemen teslim olmuştu? Bir de son zamanlarda Trabzon'un 1461 yılındaki Fethi'nin gerçekleştiği gün konusunda; 'hâlen kutlamaların yapıldığı gün değil de, başka bir gündür' diye bir iddia da ortaya atılmıştı.

Tarihçiler, her iki konuyu da bilimsel olarak açıklamalı diye düşünüyorum..

Yorumlar (0)