Hamdolsun da nasıl çıkacağız?

ABD’nin başkentinde, dünyanın 20 büyük ekonomisini oluşturan ülke devlet ya da hükümet başkanları bir araya geldi. Gerçek boyutları ve etkileri henüz ortaya çıkmamış olan krize karşı önlem arayışındalar. Yani amaç ortadaki krizin etkilerini silmekten daha çok, daha büyük bir krizin, daha doğrusu yıkımın önüne geçebilmek.


Toplantıya katılmanın ölçütü ekonomik büyüklük olunca, farklı ekonomik ve siyasal sistemlerle ait ülkeler bir araya gelmiş oluyor. Bir kere bu haliyle kapitalizmin, özellikle vahşi kapitalizmin kesin yenilgisi bu toplantı.


ABD’nin artık misafir başkanı Bush ne kadar da serbest piyasanın vazgeçilmezliğinden filan sözetse de, ortadaki sorun serbest piyasanın yol açtığı ağır bir bedel. Amaç bu piyasanın denetim altına alınması ve sosyal politikaları da içerecek biçimde reforme (düzeltilmesi) edilmesi.


G 20 olarak adlandırılan 20 büyük ekonominin toplantısından, genel ölçekte de olsa bazı kararlar çıktı. Kararların ilk dikkat çekenleri, ekonomilerin mali sistemlerinin denetlenebilmesi.


 


HÜKÜMET G 20’YE UYAR MI


İşe bakın ki hükümet, küresel krizin etkilerinin azaltılması amacıyla, ülke dışından kaynak çekmek için yeni bir yasa çıkardı. Amaç hem Türkiye dışındaki Türklerin yabancı bankalardaki paralarını ülkeye getirmelerini sağlamak, hem de başta Körfez ülkeleri olmak üzere ülkeyi, yüzen gezen paranın güvenli bir limanı yapmak. Bunun için çıkarılan yasada gelen paraların kaynağının sorulmayacağı vurgulanıyor. Hatta vergi borçları bulunanlar için örtülü bir af bile getiriliyor. Borcunu ödemek koşuluyla cezadan kurtulma olanağı sağlanıyor.


Oysa G 20 toplantısında alınan kararla şeffaflık getirilmesi, mali sistemin sıkılaştırılması, denetimin ve kayıt içinin güçlendirilmesi gibi önlemler var. Yani Hükümetin krizi atlatmak için aldığı önlemler, G 20’nin önerdiği önlemlerle çelişiyor.


Yine G 20 ülkelerinin aldığı kararla 31 Mart’a kadar mali sisteme olan güvenin sağlanması ya da pekiştirilmesi için bir dizi kararın uygulanması isteniyor. AKP hükümeti açısından ciddi bir sorun bu. Çünkü 29 Mart’ta yerel seçimler var. Hükümet yerel seçimlere kadar kesenin ağzını açıp mali sistemi yumuşatma niyetinde. Başbakan Erdoğan’ın IMF istemlerine karşı bir duruş sergiliyor gibi görünmesi ulusal bir ekonomi politikası geliştirilmesinden değil, seçimlere kadar istediği gibi kaynak sarfiyatında bulunamayacağından.


 


IMF’NİN KAYNAĞI


Başlangıçta “hamdolsun kriz bizi teğet geçer” noktasında olan hükümet, durumun ne kadar ciddi olduğunu yeterince anladı mı acaba? Herkesin hala ciddi kuşkuları var.


Seçime doğru IMF ile anlaşmak istemeyen, hatta IMF’ye “seçime kadar bana zaman tanı, istediğimi yapayım, sonra oturup konuşalım” diyen Başbakan, acaba almayı tasarladığı desteği bulacak mı?


Bu soruya da olumlu yanıt vermek olanaksız. Çünkü IMF’nin kaynak sorunu var. Küresel krizden dolayı birçok ülke IMF’nin kapısını çalıyor. Ciddi bir kaynak sorunu yaşanıyor.


Başbakan’ın IMF Başkanı’na “para almaya geldim” demesi, Türkiye’nin aciliyetini de gösteren bir unsur.


 


HÜKÜMETİN SEÇENEKLERİ


Ünlü ekonomist, her zeminde Türkiye’nin çıkarlarını savunan namuslu bilim insanı Korkut Boratav’a göre de, “IMF’den 2001’deki kadar cömert bir destek gelmesi mümkün değil”


Boratav şunu öneriyor: “Gecikmiş olmakla beraber, para çıkışını kısıtlar; ödemeler dengesi üzerinde kontroller getirirsiniz. Yani sermaye hareketlerini sınırlarsınız. Dış borçlarla ilgili problemler ağırlaşırsa onunla ilgili müzakere açarsınız. Bunu yapmak için de Merkez Bankası politikalarının değiştirilmesi gerekiyor. Sermaye kontrolleri getirince Merkez Bankası’nın para ve kur politikalarını ayrı ayrı belirleyecek politika alanını genişletmiş olacaksınız.”


Ancak hükümetin bu yola girmesi olanaksız görülüyor. Çünkü bırakın denetimi, kara paraya özgürlük tanıyor hükümet.


 


EN KÖTÜ NOKTADA


Boratav’a göre hükümet IMF ile anlaştığında durum daha kötü olacak, kriz derinleşecek.


IMF’nin standart politikası şu: “Maliye politikasını daha da sık, faizleri yüksek tut, işgücü piyasalarını esnekleştir. Özel sektörün, öncelikle bankaların dış borçlarını devletin üstlenmesini isteyecek. Alternatif düşünmeye yatkın değilseniz bunu kabul edersiniz. Ama bu reçetenin reddedilmesinin zamanının geldiğini düşünüyorum”


Boratav’ın çözümü şöyle:


“IMF politikalarının yerine her şeyi yeni baştan tanımlamak. Sermaye hareketlerini denetlemek. Sermaye kaçışını kontrol altına almak. İç piyasaya yeni baştan önem vermek. Gümrük Birliği anlaşmasını revizyona tabi tutmak veya askıya almak. Döviz politikasını yeniden aktif hale getirmek. İşsizliğe karşı kararlı önlemler alacak bir tutuma girmek.


Peki hükümet bütün bunların neresinde?


En kötü, Türkiye’ye en çok zarar verecek yerinde.


 


 Kriz fırsatçılığı ve emekten tasarruf


 


Ekonomik krizin etkilerini giderek daha çok hissediyoruz. Kuzey Ekspres, krizin bölgesel boyutları konusunda birkaç gündür manşet atıyor. Elbet de amaç moral bozmak değil, olup biten hakkında kamuoyunu haberdar etmek ve uyarmak.


Birçok işletme zor durumda. Bir kısım işletme kapısına kilit vurdu ya da üretimi durdurdu. Bazı işletmeler kapasite düşümüne gittiği için işçi çıkarıyor.


Bölgesel etkilerin ötesinde, ülke çapında büyük işletme ve şirketler de benzeri bir eğilim yaşanıyor. Önceki gün bankacılık sektörünün en önemli isimlerinden biri olan Akbank’ta binin üzerinde çalışanın işine son verildi. Tabi bölgemizdeki bankalardan da bazı çıkarmalar oldu.


Ekonomide zor dönemler olur. Bir kriz anında akla hemen neden işçi çıkarmak geliyor?


Sözgelimi Akbank gibi, ülkenin en büyük ve en karlı bankalarından biri, maliyet unsurlarından özveride bulunmak gerekirken neden hemen işçisini kapı dışarı etmeyi çözüm olarak görüyor?


O işletme açısından belki kısa vadede bir çözüm olabilir ama, bu yöntemin yaygın olarak benimsenmesi halinde bütün ülke kaybeder, kaybediyor.


Ne yazık ki bazıları, krizi gerekçe göstererek, az adamla çok iş yapma gibi bir yolu benimsiyor.


Kriz var ya da bir kriz geliyor diye çalışan insanları işsiz bırakmak, onları açlığa, yoksulluğa terk etmek iyi bir işletmecilik değildir.


Hepimizi zor günler bekliyor. Ama unutulmamalı ki, olan biteni zamanında göremeyen, güya ortalığı paniğe vermemek için dalgasını geçen yöneticilerimiz sayesinde bu krizi de, krizin sürecek etkilerini daha çok hissedeceğiz.


Hükümette olmayan ciddiyet ne yazık ki devlete de yansımış. Risk ve kriz yönetimi diye bir olay yok. Her şey el yordamıyla zorlamalar sonucunda yürüyor.


Peki hükümette, bürokraside olmayan şey özel sektörde var mı? Ne yazık ki hayır.


Hükümetin temel görevi işletmelerin kapanmasını, insanlarının işsiz kalmasını önleyecek önlemleri almaktır.


 


 


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.