18.05.2022, 09:52

Hastalıklar Yıpratır/Duygular Yaşlanmaz

       Dünya ölçeğinde bilimin gelişmesine koşut büyük kazanımlar elde edilmiş. Eşit dağıtılmasa da bu süreç bütünüyle doğaya insana ve tüm canlılara çeşitli olanaklar sunmuş. Araç-gereçlerin, teknolojinin katkısı, gelişen “insan aklı” bunu desteklemiş kuşkusuz. Özellikle Tıbbın hızlı ilerleyişi insan ömrünün gün be gün yükselmesine de doğal olarak yol açmıştır. Ancak bütün bunların yanında hor kullanılan doğa ve çok yönlü etkenler, insan aklını ve bilimi zorlayan/sıkıntıya düşüren birçok uygulama “hastalıklı insan” sayısını/oranını da yükseltmiştir.

       Aslında önceleri de hastalar, hastalıklar ve salgınlar vardı. Tanı yoktu ya da yetersizdi, olanaklar sınırlıydı denilebilir. Bu kabul edilebilirdir günümüz için. Sözünü etmeye çalıştığım mikrobik/biyolojik ya da son iki yıldır dünyaca oldukça tehlikeli yaşadığımız “virüs” salgını değil! Yine de toplumsal olduğunu görebileceğimiz, bulaşıcı yanı olan bir hastalıktan, bir salgından söz edilebilir. Başta ekonomi ile ilgili olan durum, sonrasında onun üzerine yığılan sosyo kültürel değer yitimi, dayanışma yoksunluğu, bencil/çıkarcı davranış ve tutumların öne çıkarılıp en iyi kaptan pozuyla caka atmak alışkanlığı, “büyüklüğü”Yoksunluk ve hastalıklı durumunu görememek, anlayamamak   

      Çok yönlü sağlık sorunlarının devasa boyutlara ulaştığı ülkemizde koruyucu sağlık çabası neredeyse lüks bir davranış/tutum olarak algılanmakta. Hele tinsel ruhsal- ve duygusal sağlık, bu alana ilişkin eğitimsel ve akademik öneri ve uygulamalar “hadi canım sende” tavrıyla küçümsenmekte, yadırganmaktadır. Böylesi hastalar ya kendilerini gizlemekte ya da “bireysel çözüm”  diye yanlış adreslere yönelmekteler. Sosyo ekonomik ve sosyo kültürel yapıyı/etkenleri de  - genişçe açıklamak toplum bilimcilere düşer- buna katınca omuzları düşen, “gardını alamayan” bireyler, topluluklar bütün topluma yayılmakta, tinsel/davranışsal çöküntü hastalık boyutuna varmakta artık. İnsana kulluğun ve tebaa anlayışının sosyolojisine bakıldığında bu sosyal histerik durumu hemen görülebilir.Ayrıca başka yere bakmaya, inceleme yapmaya gerek yok! Şekil B’ye bakmak yeter, anlayana!...-

     Canlıların fizyolojik/biyolojik gereksinimlerinin yanında, özellikle “insan” türünde duyuşsal, duygusal, sezisel ve tinsel kimi gereksinimler zaman zaman öncelik kazanabilir. Evcil hayvanlarda da duyumsadığımız bu durum insanda fazlasıyla bulunur. Öyle ki birçok şarkı ve türküde, manide kendini görür, duygularıyla, bilinciyle. Ya da özlemleri yatar o dizelerde, ezgilerde, sözlerde, çalgılarda Yaşamının kimi dönemlerine denk düşürür, çakıştırır adeta o seviyi, o güzelliği; yaşı kaç olursa olsun gençtir duyguları, bilir ki yaşlanmaz duygular insan oldukça/insan kaldıkça

       (……)

       Yakın çevre gözlemlerinden başlayarak “nasılsınız” sorusuna verilen yanıtların tamamına yakını “iç güveysinden hallice” biçiminde diye yakınmayla başlar. Bu abartı gibi görünmekle birlikte hastalıklı bir ruh ve bilinç durumunu da yansıtmakta. Böylesi yanıt verenleri yadırgamak, eleştirmek niyet ve amacıyla söylemiyorum. Ama bunun sağlığımızın göstergesi bakımından önemli bir ölçü olduğunu, yaygın bir sağlıksızlık ve mutsuzlukla sarmalandığımızı göz ardı edemeyeceğimiz ciddiyette/öncelikte görüyorum.  Bunun bir “yüzleşme” sorunu olduğunu da söylemeliyim!… Yüzleşmek” sözcüğünü özellikle kullandım! Umuyor ve diliyorum ki yüzleşmeye ilişkin kimi siyasetçilerin/yöneticilerin öncelikleri değişir! –

     Hızla yaygınlaşan sığlık, düzeysizlik, akıl ve bilimden uzaklık, dine ve geleneğe dayandırılan/bağlanan hurafe ve yozluk, akıl ve bilimden yana olduğunu iddia eden birçok çevreyi de etkilemekte. Özellikle toplumsal söylem ve savlarıyla tanınması gereken eğitimci, sağlıkçı/doktor, mühendis, akademisyen, sanatçı gibi yetkin bireyler bu salgına direnip ayakta kalmayı becermekle yetinmemeliler! Yakından-uzağa ilkesi uyarınca etki alanlarını genişletmeliler. Belki böylelikle aklımızla oynama cüretini gösteren birçok siyasi kimlik ve adres deşifre açığa çıkar- olur.

      Burada toplumun dinamik kesimleri ya da direngen olması zorunlu kesimlerin tutumunu oldukça önemli görmekteyim. Geniş anlamda hakkın, hukukun, adaletin, eşitliğin, nesnel paylaşım ve güç birliğinin, Cumhuriyet edinim ve kazanımlarının korunup geliştirilmesi, halkçılık/kamuculuk ve devrimcilik gibi, dahası özlenen devletçilik gibi yaklaşımın sergilenmesi/sergilenebilmesi böylesi öncülerin kararlılığı/direnci ve öncülüğüne dayanmaz mı?  Onları örnek alacak binler-milyonlar bu etkileşimle bir adım öne, daha öne çıkmazlar mı? Yığınların nitelikli ve örgütlü güce dönüşmesi böylesi süreçlerden geçerek elde edilmez mi?

                                                                                        17 Mayıs 2022

                                                                                 Trabzon

                                                                     -Yarınlar güzel olacak-

Yorumlar (0)