İnsanın problemi de çaresi de insandır!

  Kenan Sarıalioğlu: “İnsanın en büyük problemi yine insandır. Ama insanın en büyük çaresi de insandır. Bu çelişkili görünse de birbirini tamamlayan bir durum var. Bu herkes için de böyledir diye düşünüyorum. İnsanın sorunu büyük bir ihtimalle insanladır.”

  Hayat hikâyenize baktığımda birkaç farklı bölümde eğitim almayı denediğinizi ama son olarak felsefede karar kıldığınızı görüyorum. Felsefede kendinizi mi buldunuz?
f0a94058-c837-418b-8695-5166a6c7be70.jpgFelsefe bölümüne girmeden önce denediğim çeşitli fakülte ve bölümlerde de aklımda felsefe vardı zaten. Belki de o nedenle girdiğim diğer bölümlerde başarılı olamadım ya da yeterince ayak diretmedim. Fakat felsefe okumakla kendimi bulduğum da söylenemez. Bu, başından beri gelen bir süreç… Felsefe okuyarak hem yükseköğrenimimi tamamlamış hem de istediğim bir bölümü okumuş oldum.

Almış olduğunuz bu felsefe eğitiminin yazın hayatınıza etkisi ne oldu?
   
Benim felsefe okumadan önce de felsefi bir yaşam biçimim zaten vardı. Sanat yaşamına da başlamıştım. Felsefe bölümündeki okumalarımla daha da zenginleşmiş oldum. Bu da benim sanatımı, şiirimi, dünya görüşümü pekiştirdi. Daha önce okuduğum inşaat ve kimya bölümlerinde aldığım pozitif bilim felsefede bana bir dayanak sağladı. Oralarda geçirdiğim yılları boş geçirilmiş olarak görmüyorum. Çünkü matematik, fizik, kimya eğitimi aldım, bu pozitif bilimlerden sonra felsefe bölümünü bitirmem beni iki yönlü beslemiş oldu. 

  Şiirlerinize baktığımızda birçoğunun aforizma şeklinde olduğunu görüyoruz. Yani gerçeğe başka bir açıdan bakmaktasınız… Bu sizin hayat görüşünüz müdür?
  Hayat görüşümle örtüşen bir yanı var kuşkusuz ama bu sadece bana özgü bir yazma biçimi değil, kısa özdeyişler biçiminde yazmak… Böyle yazan birçok şair var. Mesela Japon edebiyatında Haiku şairleri söyleyebilirim. Onları hâlâ severim.

Sizin yabancı edebi esleri Türkçeye çevirdiğinizi de biliyoruz. Japon edebiyatı dediniz, Japonca biliyor musunuz?
b0d03b76-e4fb-4a3a-b51e-25d7eb96e3e5.jpgHayır, ben bu konuda Fransızca metinlerden yararlandım.   

Bu 2-3 satırlık aforizmalar aslında hayatın özeti gibi…
Belki de çok konuşmayı sevmediğim için, sözcükleri tasarruflu kullanmayı tercih ediyorum. Yani birkaç sözcük hayatın pırıltısını yakalamaya yeter diye düşünüyorum. Uzun konuşmanın, uzun uzun çözümlemenin yeri felsefe olabilir de sanatta uzun lafa veya uzun ifade araçlarına gerek yok diye düşünüyorum. 

Bu bir yetenek mi yoksa sonradan öğrenilebilir bir şey mi?
İkisi de… Sadece yetenekle olmaz, bunu geliştirip uzun cümleleri ayıklama beceriniz de olmalı diye düşünüyorum. 

Edebiyatla geçmiş yaklaşık 40 yıllık çok dolu ve üretken bir hayatınız oldu. Ve bu süreç hâlâ devam ediyor… Bu çok geniş bir dünya…
Bana çok geniş gibi gelmiyor. Bir yaşam yoğunluğunun dışa vurumu gibi… Böyle bir yaşam beni yormuyor, bunlar olmasaydı daha çok yorulurdum diye düşünüyorum. Nasıl ki; bir ağacın meyve vermesi ağacı yormazsa, benim de verebildiğim ürünler, her ne ise, beni yormuyorlar. 

Daha çok nerelerden besleniyorsunuz?
 Her şeyden beslenirim, doğadan, insanlardan, hayvanlardan, okuduğum metinlerden. Çeşitli sanat ürünlerinden, sinemalardan, güzel şiirlerden, olumsuzluklardan bile beslenirim. 

Zaman, mekân ve insanlarla aranız nasıl? Bunları edebi kavramlar olarak soruyorum.
  İnsanın en büyük problemi yine insandır. Ama insanın en büyük çaresi de insandır. Bu çelişkili görünse de birbirini tamamlayan bir durum var. Bu herkes için de böyledir diye düşünüyorum. İnsanın sorunu büyük bir ihtimalle insanladır. İnsanı üzen, dertlendiren, çıkmaza sokan, öfkelendiren yine insandır veya toplumdur. Ama insanın çaresi de insandır. Jean-Paul Sartre’nin bir sözü var; ‘Başkaları cehennemdir’. Bu bir ölçüde doğrudur. Ama ben buna, bir noktalı virgülle, şunu da eklemek istiyorum; ‘evet, ama cennet de başkalarıdır’.

a78e13c5-34e2-4c40-b352-d9cb5bac959e.jpg‘Ayna Rubaileri’ adında bir kitabınız var. O kitaptaki dizeler kitabın adıyla birebir örtüşüyor. Burada kendinizin ya da insanların iç dünyasına bir ayna mı tutunuz?
  Orada insanlara kendimi göstermek için değil, kendimi görebileceğim bir ayna aradım. Ben kendimi görmek istiyordum. Tuttuğum o ayna bazen bir insandır, bazen doğadır, sanat ve edebiyatın diğer ürünleridir… Bunlar hep bana ayna olmuştur. Ama en pürüzsüz, saydam bir ayna ancak insan için bir başka insan olabilir diye düşünüyorum. 

Bu ayna tutma ve arayış devam edecek mi? Yoksa öyle bir insanı buldunuz mu?
  Bu herkesin yaşam öyküsüne göre değişir, beni bana gösterecek bir aynam var. Her insanın bana ayna olması mümkün değil, uzun arayışlardan sonra bana ayna olabilecek veya benim kendisine ayna olabileceğim insanı buldum diyebilirim. En azından şimdilik buldum diye
bilirim…

Sanatta ya da şiirde ‘Ustalık’ konusunu nasıl değerlendirirsiniz?
Bence sanatta ya da şiirde ustalık tehlikeli bir şeydir. ‘Ben oldum’ dediğiniz an, o olduğunuz şey çürümeye başlar. Her üretimin başında acemi olmak esastır. Asıl olan odur. Ben hayatta her şeyin acemisiyim. Acemi olmak güzeldir, ustalık belki bir toplumsal etiket olabilir ama üretmede esas değil. Bu üretkenliği törpüler ve kendini tekrara dönüştürebilir. Bundan dolayı üretkenlik sürecinde acemi olmak verimliliğin de koşuludur. 

Önde gelen edebiyatçılar ve yazarlardan bazıları sizi anlatan yazılar yazdı. Bunların içerisinde özellikle Nihat Genç’in yazısı dikkat çekici… Genç, yazının bir bölümünde sizin için şöyle diyor; “Tarih içerisinde bazı şiirler var artık nurlaşmış. Galiba Kenan abi Nur’a yürüyor. Kenan abi, şeker, bal, kaymak derdinde değil… Bal’ı kurutmak istiyor…”
Benim bunlara diyecek bir şeyim yok. İnşallah kendisi de nur olur, başka ne diyeyim bilmiyorum…

Bazen zamanın size yetmeyeceği konusunda endişeye kapılır mısınız? Bir şeyler yarım kalacak diye düşünür müsünüz?
Yok, öyle bir endişem olmadı, olmaz da… Zaten hiçbir şey bütünlenmez, bitmez. İnsan ömrü de öyledir, bütün ömürler öyledir. Belki de ömür dediğimiz o süreci çok değerli kılan da bir gün biteceğini biliyor olmamızdır. İnsanlar beni her yerde aylak aylak dolaşırken görür ama bu kitaplar nereden çıkıyor, diye de düşünürler. Az da olsa üretimde süreklilik, zamanla çoğalmaya neden oluyor. Nietzsche'nin bir sözü var; “Siz doldurmak isterseniz bir günün yüzlerce cebi var.” Ben belki o yüzlerce cebi değil de birkaç cep dolduruyorum.   

1853c40d-477a-4a79-a882-9aa1a1545073.jpgBirçok sanatçının aksine Trabzon’da yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Bu şehri terk etmediniz…
Halkın az bir bölümüdür sanata duyargalarını yönelten. Toplumun derdi hayatını sürdürmek, ekmeğinin peşinde koşmak. Benim Trabzon’dan gitmek için nedenlerim de vardı ama bir başka yere gitme arzum yoktu. Burası bana yetti. Başka dertleriniz, başka amaçlarınız varsa gidersiniz ama benim öyle bir amacım yok. Ben derdimi buradan da ifade edebiliyorum. Sosyal bir etiket aramadığım için burası bana yetiyor. Bir köyde olsaydım orası da yetecekti bana… 

Sizin için sanırım Hilmi Yavuz şöyle bir şey yazmıştı: ‘Elinden gelse bir apartman dairesinde değil, Ayasofya’nın yanındaki seranderlerden birinde oturmak isteyeceğine kalıbımı basarım. Seranderin denize bakan penceresi önünde bağdaş kuracak, sağ yanına Sartre’ı, sol yanına da Mevlana’yı alacaktır.” Bu tanımlama sizin başka bir dünya içerisinde olduğunuz hissini uyandırıyor…
Hepimiz aynı dünyadayız, şu anda burada bize sunulanın dışında bir başka mucize yok ki, onun peşine düşelim. İnsan değişik yerler görmek için gidip gezebilir ama bir sanatçının derdi olan; insanın insanla ilişkisini… Toplumla, doğayla ilişkiyi ben, burada da yaşıyorum. O anlamda yazmak için başka mekân aramaya gerek duymuyorum. Şu anda biz bir mucizenin içerisinde değil miyiz? Yaşamın kendisi mucize… 

Bir şiirinizin ilk satırları geliyor aklıma; bunlar sanki hayatın özeti. Sanki bir şairin yazma hayatının noktası gibi; 
“Gökten üç ayna düştü
Aşk, yalnızlık ve ölüm…”

 Bu şiirin devamı da var, burada ne söylemek istediğimi anlattım diye düşünüyorum… Eğer bu hayatın özeti diye algılanıyorsa benim için çok güzel bir şey.

Başkalarının sizin için yazdıkları, söyledikleri dışında en özlü tanımı yine siz yapacaksınız. Kendinizi en yalın biçimde ifade etmek isterseniz ne söylersiniz?
Bilemiyorum nasıl desem… Âşık Veysel’in bir sözü vardır; “Kör oldum, Veysel oldum.” 
Ben kendimi tanımlamak istesem de yapamam… Çünkü tanımladığım anda o kavramların içerisine kendimi de hapsedeceğim. 

Kendinizi yazarak ifade ediyorsunuz? 
   Yazmanın sıkıntısını çok yaşıyorum. Buna rağmen yazmadan duramıyorsa bir insan, başka bir varoluş aracı yok demektir. Bir yazarın, şairin kendini ifade etmek için başka bir aracı yok. Ama her insan kendini bir şekilde ifade ediyor. Bütün insanlar sanatçı değil, köylü toprağını işlemekle kendini ifade ediyor. Büyük anne torununa bakarak kendini ifade ediyor, bir sanayici üretim araçlarıyla kendini ifade ediyor. Hiç kimse bu dünyadan göçüp gittikten sonra lahana yaprağı gibi yok olmak istemiyor. Kalıcı olma arzusu insanın özünde var. İnsan bir köprü, cami neden yaptırır? Sevap kısmı ayrı ama bunu kendini ölümsüzleştirmek için de yapar. Her insan geride bir iz bırakmak ister, bizim için de bu iz şiirler ve yazılardır. 

Sanatla uğraşan insanların hayatla bir derdinin olması gerekir, diye bir düşünce de var… Yani onlara sunulan hayatı kabul etmezler, kendileri başka bir hayat ortaya koymaya çalışırlar…
Evet, ben buna ‘üst varoluş’ diyorum. Sıradan varoluşunu üstüne çıkmak… Herkesin şu veya bu şekilde bir varoluş biçimi var ama gerçek bir sanatçının bu varoluş biçimini aşıp kendi üst-varoluşunu yaratması lazım. 

7fb01759-a3f6-430b-ba6b-f5f88c0b0a3e-001.jpgSanatçının ortaya koyduğu o üst varoluşa bir bakıyorsunuz ki birçok insan tutunmuş…
Doğrudur, insan insana hem açık hem de kapalı bir varlık, hem cennet hem cehennem. Toplumda bir suçun karşılığında insana verilen hapis cezasının anlamı nedir? Bence şudur; onu öteki insanlardan soyutlayıp, bir mekâna koyduğunuzda ne oluyor, insanı insan yapan damarları, kolları kesmiş oluyorsunuz. Çünkü insan öteki insanlarla insan oluyor. Siz onu soyutladığınız zaman ceza orada başlıyor. Orada da yiyeceği, içeceği var ama en büyük azabı öteki insanlarla ilişkisinin koptuğu yerde yaşıyor. 

Trabzon’daki sanat hayatına nasıl bakıyorsunuz? 
Trabzon çok eski bir kent, imparatorluklara başkent olmuş bir liman kenti. Dünyaya açık kapısı, gözü olan bir yer. Böyle bir yerde birçok sanatçının yetişmesi doğaldır. Çünkü toplum buna açık. Ama toplum tarafından bu ne derece algılanıyor? Dünya’nın en büyük festival ve bienallerinin yapıldığı İstanbul ve New York’ta da toplumun çok büyük bir kesimi bu etkinliklerin dışındadır. Trabzon’da da böyle olması doğaldır. Bir sanat etkinliğinin bir kenti kuşatması diye bir şey olmaz. Bu yakınılacak bir şey değildir. Kaldı ki sanatçının; şairin, yazarın, ressamın yakınmaya hiç hakkı yoktur. Neden yakınıyorsun ki? Seni kimse zorla bu yola itmedi. Kimse sana resim yap, şiir yaz diye diretmiyor. Bunu sen istiyorsun. O zaman toplumun, siyasetçinin, şunun, bunun ilgisizliğinden yakınmaya ne hakkın var. 
  Eğer ki senin dünyaya dair bir derdin varsa bunu zaten ifade ediyorsun. Çünkü dertlisin. Ama bir hedefin, amacın varsa o zaman sen sosyal bir etiket peşindesin, sanatta dertlilerle, amacı olanları birbirinden ayırmak lazım. Benim derdim var… 
Ben bunun romanını, şiirini yazmaya, resmini çizmeye çalışıyorum. Ama bütün bunları bir sosyal statü, bir makam için kullananlar var. Onları da her halde tarih layık olduğu yere koyar diye düşünüyorum. Bugün sanatçı etiketiyle el üstünde tutulan, kapitalist düzenin beslediği birçok yazar var. Ama tarihin eleğinden hangisi geçip hangisi geçmeyecek bu bizim yargımızın dışında. Sanıyorum dünyaya dair derdi olanların eserleri ilgi görecek. Asıl olan dertli olmaktır, bir hedef peşinde koşmak değil.  

                                   ***********************************
Kenan Sarıalioğlu Kimdir?
22 Kasım 1946′da Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. Kimya Mühendisliği ön lisans eğitiminden sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü, “Materyalizm ve Ahlak” teziyle bitirdi. İlk şiiri Yeditepe Dergisi’nde yayınlandı (1972). Şiir deneme ve çevirileri, Kıyı, Dergah, Yeni Biçem, Güldiken, Edebiyat ve Eleştiri, E, Adam Sanat, Kaşgar, Sincan İstasyonu, Kitaplık, Sözcükler, Varlık, Cumhuriyet, v.b. gibi dergi ve gazetelerde yer aldı. Polonyalı Türkolog Elzbieta Szcyiet, Sarıalioğlu şiirleri üzerine bir tez hazırladı. Trabzon’da Serander Yayınlarının kurucularından olan Kenan Sarıalioğlu, yıllarca ders verdiği Mardin Artuklu Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden emekli oldu. 
Yapıtları:
Şiir: Metafizik ve Gülümseme, Ayna Rubaileri, Kara Zaman Şiirleri, İçdeniz, Fosil ve Toz, Yalağuz (Toplu Şiirler).
Felsefe/Deneme: Issız İnsan Ormanında, Materyalizm ve Ahlak, Homeros’tan Nazım’a Şiir ve Felsefe.
Kenan Sarıalioğlu, Hayyam’dan Cibran’a, Baudelaire’den Cioran’a, Prevert’den Chor’a, Doğudan, Batıdan birçok şair ve yazarın yapıtlarını Türkçeye kazandırdı.

         Röportaj: Fatma YAVUZ​

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum