KAMUYU YAĞMALAMANIN YASAL YÜZÜ BELEDİYELER Mİ?

“Günümüz belediyelerinde mali disiplin üzerine fantastik öneriler”  

Çalışmamız tamamen uzun yıllar boyunca mesleki bilgimiz ile maliyet, verimlilik ve fayda üzerinden kamu maliyesinin halkın yararına nasıl kullanılacağını araştırmak ve bunu kurumlara önermek üzerine oluşturduğumuz görüşlerdir.

Bu çalışmanın sonunda söyleyeceğimizi başından söyleyelim her şeyi, yasaya, kanuna ve şekil şartlarına uydurabilirsiniz. Hatta bu konuda hukukun ırzına bile geçebilirsiniz. Ve hatta bunu yaparken şeytana pabucunu ters bile giydirebilirsiniz. Ama aynaya baktığınızda karşılaşacağınız fotoğraftan ve vicdanınızdan kaçamazsınız. Eğer vicdan varsa tabii ki.

1980 darbesinden sonra özellikle Turgut Özal’ın liberalleşme politikaları sonucu olarak, cumhuriyet döneminde kurulan bütün sanayi tesisleri ve büyük kurumlar özelleştirme adı altında elden çıkarılınca siyasiler daha çok günümüzde belediyelere yöneldiler. İstisnaları hariç tutarak söyleyebiliriz ki, başkanlar yasanın sağladığı etkin gücü çoğu zaman bu amaçlarını gerçekleştirmek için kullanabiliyorlar. Onun içindir kibir çok siyasetçi milletvekilliğinden, hatta bakanlıktan ayrılarak belediye başkanı olmaya çalışıyor. Şu anda görev başında çok sayıda böyle örnek mevcuttur.

Yıllar geçtikçe kamu yönetiminde erozyona uğrayan değerlerin başında kamu yararı duygusunun kaybedilmesi gelir. Kamu aslında halkın ortak havuzudur. Toplumun tüm kesimleri sorumlulukları ve ürettikleri değerlerden havuza kattıkları ile yine toplumun tüm kesimlerinin refah ve mutluluğunun ölçüsünü belirler.

Devletin kutsallaştırılması ifadesi kendisine kamusal yarar fikrinden vücut bulur. Kamu yararını önceleyen bir eylem devletin güçlenmesi ve akabinde genel olarak refahın artırılmasına neden olur. Kutsal devletten kastımız, otoriter, ceberut, anti demokrat uygulama yapan devlet değil, özgürlükçü, demokrat, kamu kaynaklarını toplumun tüm bireyleri için ayrım yapmadan eşit dağıtan devlettir.

Kamu kaynaklarını israf etmemek, daha doğrusu kaynakları verimli kullanmak kamusal bir görev olmasının yanında aynı zamanda bir sorumluluktur. İşte sorun tam da burada başlıyor. Bu görevi ycak olan kamu görevlilerinin bu sorumluluklarını hangi etkinlikte yerine getirdiği noktasında epeyce zamandır önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bu durum ciddi anlamda kamu kaynağının israf olmasının yanında cezasız kalması durumunda toplumun önemli bir kesiminde öfkeye dönüşmektedir. İsraf, yolsuzluk, gibi bütün toplum kesimlerini sarsması gereken bu fiiller, cezalandırılması bir tarafa, teşvik edilen, özenilen, kolayca başvurulan bir fiil halini almıştır. Kolayca başvurulan bu uygulamalar zamanla toplumun duyarlılığını zayıflatmış, olağan bir durum haline gelmiş ve kamuoyu baskısının caydırıcı etkisini ortadan kaldırmıştır.

Hiçbir dini inanç kurumu kendisine mensup insanları belli bir ahlaki denetim altında tutamaz, kontrol edemez, denetleyemez. Yasalar önünde bağlayıcı kurallar koyamazlar. Sadece kendi düşüncelerini öğretmeye, empoze veya tavsiye etmeye çalışabilirler. Ancak bütün bunların yerine getirilip getirilmemesi konusunda yasaları kullanamazlar. Yine aynı şekilde ideolojiler de böyledir. Bir ideolojiye mensup olmak teoride bir sürü olumlu tavsiyeler ve kurallar ortaya koyabilir. Çoğu zaman sorunun tam kendisi o ideolojinin mensubu olan insanlar olabiliyor.

Bütün buraya kadar anlatılmak istenen meramımıza gelince reel olan tek gerçek var, o da, kamu adına çalışan devlet görevlerinin kamusal yararı ne kadar önemsediği ya da öncelediğidir. Daha doğrusu kamu yararı anlayışının topluma ne kadar hâkim olduğudur. Kamuya ait değerlerin korunması, etkin ve yararlı kullanılması sadece yasalar ile sağlanamaz. Toplumsal hassasiyetler ve alışkanlıklarda önemlidir. Onun içindir ki temiz toplum dürüst siyaset sloganlarını ağzından düşürmeyen çok sayıda solcu siyasetçinin yanında, muhafazakâr değerleri temsil ettiğini iddia ederek dini değerleri referans gösteren çok sayıda sağcı siyasetçinin kamu mallarını nasıl yağmaladıkları ya da yağmalanmalarına göz yumdukları hepimizin malumudur.

Bu değerlendirmeyi yapmamızın asıl nedeni belediyelerin harcamalarını yaparken kamu yararını ne kadar öncelediği konusunda görüşlerimizi ifade etmektir.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin 24 Aralık 2017 günü resmi gazetede yayınlanan 696 sayılı kararnamesi ülkemizde çalışma hayatında bulunan çok geniş bir kesimi etkilemiştir. Kamuoyunda taşeron yasası olarak da adlandırılan bu yasa uzun bir dönemdir çalışanların, muhalefetin, sendikaların ve toplumun duyarlı kesimlerinin mücadelesi ve oluşturduğu baskı sonucunda eksikleri ile beraber çıkabilmiştir.

696 sayılı KHK nın özü kamuya iş yapan şirketlerde çalışanları artık kamunun bünyesine ya da kamuya ait olan şirketlerin bünyesine alınmasıdır. Bu durum bir nebze olsun çalışanları rahatlatmış olsa da ne ücretlerin asgari geçim şartlarını iyileştirici ne de çalışma haklarını güvence altına alan bir durum söz konusu değildir. Başka bir deyişle işçi için sadece bordrosunun işveren kısmında bir değişiklik söz konusu olmuştur diyebiliriz.

696 sayılı kararname ile çalışanların koşullarında bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Ama asıl değişiklik diyebileceğimiz durum belediyelerin mal ve hizmet alımlarında 4734 sayılı kamu ihale kanunu karşısındaki durumlarını yeniden gözden geçirip yeni durumu kamu lehine nasıl uygulayacağı konusudur.

Şunu demek istiyoruz.696 sayılı kararnameden önce belediyeler birçok işlerini taşeron firmalara ihale ederek birçok sorumluluğu bu firmaların üzerine bırakırken, bu kararnameden sonra böyle bir durum söz konusu değildir maalesef.

Birkaç örnekler konuyu daha anlaşılır bir hale getirelim. Bugün birçok belediye çöp toplama işini 4734 sayılı kamu ihale kanunu kapsamında çok yüksek fiyatlarla ihale etmektedir. Hâlbuki buna hiç gerek yoktur, hiçbir yararı da yoktur. Çünkü ihaleyi alan firma sadece araçları temin ediyor ve belediyelere kiralıyor. Tüm sorumluluk belediyelerin sırtına yükleniyor. Araç şoförleri, süpürgeciler gibi tüm çalışanlar belediye ya da iştiraki şirketin sorumluluğunda kalıyor.

Daha doğrusu firma araçları leasing yöntemi ile kiralıyor. Belediyeden yapmış olduğu hak edişlerle leasing taksitlerini ödüyor hem de kendisine para kalıyor. Üstelik üç yılın sonunda araçların sahibi oluyor. Yani kelimenin tam anlamıyla bal tutan parmağını yalar durumu.

Bugün birçok belediye mali açıdan önemli sıkıntılar yaşıyor. Yeni yeni birçok kamu kuruluşu ya leasing yolu ile ya devlet malzeme ofisi veya iller bankası marifetiyle bu araçlara sahip olarak işlerini halletme yolunu seçerken ciddi maliyet avantajları sağlıyorlar. Bugün bunu uygulayan birçok kamu kuruluşu mevcuttur.

Özellikle çöp toplama ve ulaşım işlerinde araç kiralama yöntemini tercih etmek bence bir zorunluluk olması lazım. Bu duruma mazeret üretmeye çalışmanın hiçbir haklı gerekçesi yoktur.

Yapmış olduğumuz örnekleme ve kıyaslamalarda bazı durumlarda yarı yarıya ve çoğu zaman daha fazla avantajlar sağlanmamaktadır.

Toplumun her kesiminde ve her kesimden siyaset dünyasında kamu yararına siyaset yapmayı önceleyen kişiler mutlaka vardır. Bunu başarmaya çalışan birisi olarak sesimizin büyük gürültüler içinde kaybolduğunun farkındayım. Hatta çoğu zaman sorun çıkaran adam gibi sunularak eleştirilmekte cabası. Ancak mücadele sürekli ve sonradan gelen nesillere örnek olmalıdır. Hayatın her alanında büyük bir çürümüşlük durumu söz konusudur. Zaman ilerledikçe İnsan yaşamına ilişkin değerler ve hayatı anlamlı kılan kavramlar etkisini kaybetmektedir. Etrafımızda siyaseti toplum hizmetinde bir araç olarak kullanmak yerine, hepimizin değer verdiği, geçmişte bedel ödeyen, hayatını ortaya koyan insanlar üzerinden slogan üreterek kişisel güç ve servet sahibi olmaya çalışan. çok sayıda siyasetçi gerçeği ile karşı karşıyayız maalesef.

Hayat bize şunu gösterdi; iyi, güzel, namuslu, dürüst gibi değerli kavramlar herhangi bir ideolojinin tarafı olmakla değil tamamen kişisel soyluluk ile kazanılır.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar