05.08.2022, 10:21

KAYAKÖY (Dinlence Yazıları 18)

İkindi olmak üzereyken Saklıkent’ten döndük. İndiğimiz yerden Kayaköy dolmuşlarına bindik. Aslında bu dolmuşlar, Ölüdeniz’e gidenlerden... Dolmuşların bir bölümü dönüşümlü olarak Kayaköy’e gitmekteler. Ödenen para aynı Ölüdeniz’le… Nakit ödersen 23 TL, kredi kartıyla 17 lira 95 kuruş… Doğaldır ki üç kişi olduğumuzdan kredi kartıyla ödememizi yaptık. Türkiye’nin her yerinde öğrenciye indirim var dolmuşlarda, burada yok. Bu nedenle Atacan’a da tam ücret ödedik her gezimizde.

Yol boyunca doğayı, evleri insanları gözledik. Hisarönü’nde sağ yana saptık. Burada Ölüdeniz’le yolları ayrılıyor Kayaköy’ün. Buradan beş kilometrelik bir yol var. Her yan yemyeşil… Bereketli toprak, çiftçinin emeğinin karşılığını ürün olarak vermiş ona. Sürücümüz, Turgut Ünlükaya… Konuşmayı, anlatmayı seviyor. Sıcak, dost bir adam… Yanında oturduğumdan her soruma yanıt vermekte bıkıp usanmadan. Dolmuşlardaki ödemenin sırrını da ondan öğrendim. Bunu, daha sonra anlatacağım.

En sonunda Kayaköy’e girdik sağımız solumuz dükkân… En çok da gözlemeci var. Anı eşyalar satılan açık hava dükkânları da bulunmakta. Gözlemeleri değişik buranın. Tam buğday unundan yapmaktalar. Yani esmer undan…Gözlemelerde değişik sebze ve otlar kullanılmakta. Burası bir açık hava müzesi… Satıcıların arasından girişe yürüdük. Girişte bir memur var. Biletlerimizi alıp içeri girdik. Kısmen bozulmuş taş yoldan dimdik yokuşa tırmanmaya başladık. Sağımız solumuz taş evlerle çevrili. Birden önümüze bir tabela çıktı. O da ne? “Erkek okulu…” Osmanlının son dönemlerinde bu köyde okul var. Hem de bir tane değil. Acaba o dönemde Anadolu ve Trakya’da Türklerin yaşadığı kaç köyde okul bulunmaktaydı? Sorunun yanıtını düşünerek yan yollara saptık. Önümüzde kocaman bir kilise... O da taştan… Ancak onarım çalışmaları olduğundan bahçe kapısı kilitli. Bu nedenle içeri girip gezemedik. Tepeye çıktık. Aşağıdaki görünüm olağanüstü. Bir de nasıl havadar burası…

Konutların hepsi dikdörtgen biçiminde. Genellikle iki katlılar… Ender olarak üç katlı olanlar var. Evler, ortalama elli metre kare… Konutların yapımında inanılmaz us, bilim ve duygudaşlık ilke edinilmiş. Hiçbir konut, diğerlerinin yelini, güneşini kesmiyor. Her ev, yelden de güneşten de eşitçe yararlanıyor. Her ev, aşağıdaki tarım alanlarını görmekte. Bu nedenle konutlar birbirlerinin görüş alanlarını kapatmamış. Yapıların kapı, bakacak ve çatıları ahşaptan olduğundan doğanın yıpratıcı etkisine yenik düşmüşler. Bu nedenle gezdiğimiz evler dört duvardan ibaret. Köyde, 760 yapı Kültür Bakanlığınca tescillendi. Burası koruma altında. Tarihi M.Ö 3000’lere dayanan bu köyde zamanında üç bin beş yüz ev varmış. Koruma altındaki yapılar, doğal etkenler yüzünden iyice yıpranmış durumdalar.

Kayaköy’ün eski adı, Levissi… Burada on dört şapel, iki kilise, iki okul ve bir gümrük yapısı var. Yaklaşık yirmi beş bin kişinin yaşadığı bir yerden söz ediyoruz. Ayrıca köyde yaşayanların gereksinmelerini karşılamak üzere çok sayıda dükkân bulunmakta. Buraya bu durumuyla köy demek yanlış. Zamanın ölçülerine göre orta büyüklükte bir kent… Burada yaşayan Rumlar, mübadeleyle Yunanistan’a göçmüşler. Onların yerine Batı Trakya'dan Türkler gelmiş. Türkler, bu köyü beğenmiş, ovada yerleşmişler. Onların evleri, şimdi tarım alanlarının içinde.

Kayaköy’ün eski yerleşimcileri, tarımla geçindikleri için ekili dikili alanları korumak amacıyla evlerini dağın yamacına yapmışlar. Hem depremden, selden hem de sivrisineğin yol açtığı sıtmadan korunmuşlar. Bu yolla tarım alanlarını yapılaşmaya açmayarak ekmek yedikleri toprağı korumuşlar. Günümüzde tarım alanlarını kentleşmeye, yazlıkçılara açanların ders alacağı bir örnek bu. Özellikle belediye yöneticilerinin Kayaköy’den öğreneceği çok şey var.

Taş yoldan yukarıdaki en yüksek tepedeki şapele ulaştığınızda buradan Soğuksu Koyu’nun görünümüne doyum olmuyor. Uzak, yüksek bir tepeye ibadethane yapmak Hıristiyanlar da hep var. Tanrı’ya ibadet etmek için insanlar özveride bulunsun, biraz da zorluk çeksin diye düşünmüş olabilirler o zamanın insanları. Ancak ilk Hıristiyanlar, dönemin pagan yöneticilerinden korunmak için saklanma gereksinimi duymuşlar biraz da.

Kayaköy’den dönüşte bindiğimiz dolmuşun sürücüsü Engin Çelik, tepedeki şapele gece, gündüz nöbetçi bırakıldığını ve bu nöbetçilerin köye yapılacak deniz korsanlarının baskınlarını haber verdiklerini anlattı bize. Demek ki bu şapelin gözetleme kulesi olma özelliği de var.

Engin Çelik, genç, yakışıklı, saygılı, içten biri… Aslen Aydınlı, ancak Kayaköy’den evlenince hanım köylü olmuş. Durakta Muğlalı olmayan tek sürücü sanırım o. Çünkü paraya tamah edip plakaları satmak dolmuş sahiplerinin yeğledikleri bir durum değil. Satmak zorunda kalırlarsa yine çevrelerinden birini yeğlemekteler. Gördüğümüz kadarıyla Engin, durumundan memnun ve mutlu. Kayaköy’le ilgili söyleştik kendisiyle. Ancak yolumuz uzun sürmedi. Hisarönü’nde indik arabasından. İnmeseydik kim bilir neler öğrenecektik ondan?

Kayaköy korunmalı. Buranın tarihsel dokusu bozulmadan bir konaklama yerine dönüştürülebilir. Çünkü boş, çatısız yapıları korumak hem zor hem de yüksek maliyetli… Kayaköy’ü yerli yabancı herkes görmeli. Görmeli ki ders çıkarmalı yapılaşmayla ve kentleşmeyle ilgili. Komşu hakkının ne demek olduğunu kavramalı gezip görenler. Komşunun yeline, güneşine, görünümüne engel olamayanlar onun malına da göz koymaz.

Otele döndüğümüzde gezdiğimiz düş kentin etkisindeydik. Gözümün önünde orada yaşayanları canlandırmaya çalıştım uzun süre. Aslında düşler bir tansık değil midir? İşte, Kayaköy de günümüz insanının akıl erdiremeyeceği bir tansık olarak orada durmakta.

Yorumlar (0)