KENT KÜLTÜRÜ VE KENTLERİN RUHU

  Her kentin bir geçmişi ve o geçmişin izlerinde gelişen bir ruhu vardır. Kentte yaşayan insanlar yaşamları boyunca bu ruhun tesirinde kalırlar.
Kentler de bizim gibi yaşayan canlı varlıklardır. Her çağın özelliklerini yaşayıp günümüze kadar gelen kentin son halini gözlemlediğimizde "bugünü” yaşamış oluruz.
Ama biliriz ki bu kent aynı zamanda binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir.

Yine biliriz ki bizim gezindiğimiz sokaklarda yüzyıllar öncesinde de ya insanlar geziyor ya da tarla olarak ekip biçiliyordu.
6e27895a-7dab-4b2c-843f-332d94a446b3.jpgHatta çok daha gerilere gittiğimizde bugün bizim tarafımızdan "vahşi hayat" diye nitelendirdiğimiz bozulmamış doğa içinde her türlü canlı ve bitki bulunan bir yerde yaşıyoruzdur belki de.
Trabzon'un tarihine baktığımızda 5000 yıl gibi bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz. Hatta insanlık tarihi ile yaşıt diyebiliriz.
Bu tanım bütün yerleşim merkezleri için geçerli.
Peki nedir Trabzon'un kent kültürünü oluşturan etkenler?
Bu sorunun cevabı tarihin geçmişinde aranacak.
Kimler geldi… Kimler geçti...
Kentin bulunduğu konum ve iletişim ağları hinterlandı neresidir?
Zor ve bağlantısı olmayan bir coğrafi yapı içinde mi yoksa bir geçiş ve buluşma noktası mıdır?
Medeniyetlerin kesiştiği nokta.
Doğu ile batının buluştuğu,
Liman kenti.

Ticaretin merkezi.
İpek yolunun batıdan doğuya,
Doğudan batıya bağlandığı yer.
Deniz kıyısında hanları Hamamları ile birlikte oluşturulan ticari merkezin Ceneviz ve Venedik tacirleri ile Doğu ülkelerinin tacirlerinin buluştuğu bugünün AVM’lerinin yerini tutan iş hanları.
7_b-002.jpgDuvarlarında yankılanan  Grek, Latin, Rusça, Acemce, Çince, Arapça, Türkçe pazarlık sesleri ile şenlenen ÇARŞI...
Tüm bunların dışında hâlâ kalıntıları üzerine restore edilerek hayata geçirilen maziden kalan taşların şahit olduğu keselerdeki altın parıltıları ile ipek kumaşların ahengi içinde sürüp giden alışverişler...
Ya kaleler?
Roma'nın Bizans'ın Osmanlı’nın hatta hatıralarını yaşatma adına tarihin yıpratıcı iklimine rağmen ayakta kalabilen kalelerde onarım yapan Türkiye Cumhuriyetinin izleri.
Hangisini yok sayabiliriz?
Kentin her bir yanında yükselen çeşitli medeniyetlerin örnekleri eserler, birer kimlik ve geçmişin izlerini taşıyan simgeler olarak günümüze kadar gelmişler.
Yazın dünyasında binlerce kitaba konu olmuş Trabzon aynı zamanda çağlar boyunca gezginlerin de ilgisini çekmiş. Dünyada Trabzon kadar makale ve incelemeye konu olmuş bir kent sayılıdır.
Doğal yapı Mimari anlayış Tarihi süreç Sanat ve kültür birikimi Sanatçı yoğunluğu
Tarihi evreler
Folklorik öğeler
Sportif Faaliyetler
Yerel oyun ve söylenceler, müzikler

Özgünlük taşıyan yeme içme, yaşam gelenek göreneklerin her biri, hem kent kültürünü hem de kentin ruhunu yansıtır.
Her kentin bir öyküsü vardır.
Kimi ihtiyaçtan doğan bir kenttir. Çoğu zaman gerektiğinde bugün il dediğimiz statüye kavuşur.
Kimi doğuştan kenttir. Kent kültürüne sahiptir.
İstanbul buna en iyi örnektir.
Tarihi belgelerde "Küçük İstanbul "diye geçen Trabzon’da kadimden bu yana tam anlamıyla bir kent olarak varlığını sürdürmüştür.
Kimler gelip geçmedi ki... Henüz devletleşememiş özgün bölge halkı, Romalılar, Selçuklular, Bizans'ın bir kolu  ve Osmanlı ve yaşayan bizler...
Her bir medeniyetin izlerini hâlâ taşıyan bir Trabzon'u Gülbaharhatun Cami'siz, Kalesiz, Sumela'sız, Ayasofyasız, Ortahisar ve İskenderpaşa Camisiz Atatürk Köşk'süz düşünmek mümkün mü?
Ya köy camileri... O güzelim işlemeli ahşap camileri... Hamamlar... Hanlar...
İşte bu kentin ruhudur...
Bu ruh Trabzon’u Fetheden Fatih'in feraseti,
Valilik yapan Yavuz Sultan Selim'in idareciliği,
Ortahisar'da doğup 15 yaşına kadar yaşayıp eğitimini alan  Kanuni'nin devlet adamlığı  ve kanun yapıcılığı,
M.Kemal Atatürk'ün üç kez ziyaret ederek tüm mal varlığını bağışladığı kentin içine sinmiş ve kent kültürünü oluşturmada önemli tarih yolculuğu oluşturmuştur.
Kentlere medeniyet ve kültür ruh verir.
Bazen kent merkezindeki bir tiyatro, bir konser, bir resim sergisi, bir futbol maçı ya da yayladaki şenlik, kardelenler,vargitler, saksıdaki çiçekler, balkonlardan sarkan sardunyalar, sahilde kumsal, Yoroz’daki deniz feneri, Faroz’daki kolbastı, Kadırga’daki horon...
Bu ruh bu kentte vardır.

Kent kültürünü oluşturan etkenlerin içinde tarihi geçmişin yanında çok önemli bir yer tutan kültür hayatımızın tüm renkleri ile yaşatılması tarihin bize yüklediği bir yükümlülüktür.
 
İNSANLIK BU SON ŞANSIN OLMASIN?
 
b05ac24a-a758-4499-ba0f-5a17d0d46194.jpgAnlamadı insanlık  her canlının bir hayatının olduğunu...
Mesela; bitkilerin, ağaçların, hayvanların da Allah tarafından yaratıldığını...
Merhametin insanda bulunduğunu merhametsiz insanın bu dünyaya yük olduğunu....
Yine anlamadı insanoğlu betonun yenilmeyeceğini, petrolün içilemeyeceğini...
Birbirini boğazlarken doğayı mahvederken denizleri ırmakları kuruturken çıktı geldi görünmez bir varlık...
Bir gram bile olmayan cüssesi ile tonlarca savaş gemilerini onlarca kat gökdelenleri mağlup etti...
Ve sen insanoğlu o atom bombasını atmayacaktın... O kimyasalları icad edip bebekleri beşiklerinde öldürmeyecektin...
Ayırım yapmadı  görünmeyen virüs...
Sebep olana da göz yumana da gereken dersi verdi işte...
Coronavirüs  insanın akıl  edip bir türlü gideremediği yoksulluk, sömürü, doğaya karşı işlenen suçlar ve sevgisizlik ile dayanışmanın olmadığı dünyaya çok güzel bir ders verdi.
Dünyayı bölüşemiyordunuz...
Ne oldu şimdi?
Amerikalısı, Rusu, Türkü, Kübalısı, Çinlisi, İtalyanı, Fransızı, Almanı el ele verelim de bu illetten kurtulalım diyoruz... Tamam verelim el ele ama bu elleri bırakmayalım artık...
Bütün dünya senin oldu diyelim bir görünmez virüs alıyorsa canını ne önemi var ki öyle dünyanın.
Bakın sevdiklerimizin cenazesine gidemedik.
Hastanede ziyaret edemedik.
Bir çay bile içemedik dostlarımızla. O çok sevdiğimiz dağları denizleri göremedik.
Aman bir dilim ekmeğe razıyız yeter ki sağlık olsun deyip öyle şatafatlı sofralar kuramadık...
Neydi zorumuz?
bc3ac5b6-d272-4bf3-b6b6-c25c7dc33f15.jpgHadi insanlık;
Bozduğun  doğayı düzeltmek için el ele... İnsanlığını yeniden keşfetmen için yeniden düşünmeye
Tarihte çok salgınlar oldu. Milyonlarca insan bu salgınlarda can verdi. Ama maalesef ne savaşlar durdu ne de doğaya karşı işlenen suçlar...
İnsanlık bu son şansın olabilir. Düşün ve değerlendir...
 
TARİHE NOT DÜŞMEK
 
  3923185d-a6a3-4b7b-9542-af83dd23fd8a-001.jpg Bugünlerde coronavirüsü diye bir bulaştırıcı mikrop tüm ülkeyi esir aldı. Resmen ilan edilmezse de insanlar sokağa çıkma yasağı var gibi evlerinde gönüllü karantina altında. Bakkala gitmek yok. Vakit namazı, cuma namazları camilerde cemaatle kılınmıyor.
Cenaze namazları artık vakit namazları sonrası kılınıp defin işlemi yapılamıyor.
Cenaze ilanlarının da şekli değişti...

Bir davete çağrı gibi saat 11'de ya da öğleden sonra saat 15'de cenazemiz defnedilecektir diye duyurular yapılıyor.
İşin en acısı üç beş yakınından başkası da cenaze namazına iştirak edemiyor.
Bu arada virüse karşı önlemlerde etkili olduğu belirtilen başta kolonya ve diğer dezenfektan ürünleri de bazı fırsatçılar tarafından fırsat bu fırsat diyerekten olduğundan fazla fahiş fiyata satılmaya çalışılıyor.
Devlet denetimlerini sıklaştırdı.
Hastanelerde Trabzon özelinde baktığımızda yeterince sağlık hizmeti veriliyor.
Sağlık çalışanları özveri ile görevlerinin başında.

Okullar tatil.
Öğrenciler uzaktan eğitimle okulsuz günleri ders çalışarak geçiriyor.
Resmi daireler en alt seviyede çalışma sistemine geçti.
Tüm tören toplantı kültür sanat faaliyetleri iptal edildi.
Sokaklar bomboş.
Her gün binlerce kişinin gezdiği alışveriş yaptığı Uzunsokak, Maraş Caddesi, Kunduracılar Caddesi de tehnalaştı. Bu durum  ilçelerde de aynı. Ama virüsün bulaşma tehlikesine karşın acil işi olmamasına rağmen sokağa çıkan da yok değil. Nitekim havaların açması ile Uzunsokak'ta gezenlerin sayısı artınca sokak yaya trafiğine kapatıldı.
Evde oturanlardan erkek milleti ev işlerinde eşlerine yardımcı olmaya başladı.
Kitap okuyanların sayısı arttı.
TV’ler her akşam bu illet virüsten korunmanın yollarını anlatan bilim insanlarının programlarını yayınlıyor.
Her akşam yatsı ezanından sonra selalar okunuyor.
Valiler belediye başkanları sağlık müdürlüğü ve sağlık çalışanları büyük bir özveri ile  çalışıyor.
65 yaşı ve daha büyüklerin dışarı çıkma yasağı var. Sonrasında durumun ciddiyeti anlaşılınca kendiliğinden herkesin kendi karantinasını oluşturmasıyla evde kalma yaygınlaştı.
Yaylalar sahiller bu gidişle çok geç şenlenecek.
Sokaklara çıkamayanlar doğal olarak bu sıkıntıda dağlara bayırlara deniz kenarlarına hasret duymalarına rağmen gidemeyecekler.
Uçaklar otobüsler toplu taşıma araçlarına kısıtlama geldi. Öyle herkes elini kolunu sallayarak istediği yere seyahat edemeyecek... Önce kontrol. Sonra problem yoksa şartları uyuyorsa izin kağıdı ile yolculuğa çıkabilecek.
Ama yine de kuralları ihlal edip kendi ve topum sağlığını hiçe sayarak sokağa çıkanlar oldu.
Marketler evlere servis yapıyor. Yem yiyecek ihtiyaç maddeleri evden sipariş edilip yine kimsenin dışarı çıkmasını önlemek adına evlere teslim ediliyor. Darda olan yurttaşlarımıza devlet ve hayır kurumları yardım ediyor. Devlet yardımlaşma dayanışma adına kampanya başlattı... Çağrıyı bizzat sn Cumhurbaşkanı yaptı. Yedi maaşını bağışladığını belirten cumhurbaşkanı Erdoğan tüm kesimlere çağrı yaparak bu zor günlerde dayanışmanın önemine dikkat çekti. Belediyeler de evde kalan yaşlı ve çalışamayacak durumda bulunan vatandaşlara yardım etmek için ekipler kurdu.
Bu haftalık tarihe düştüğümüz not bu kadarlık... Bakalım haftaya neler olur... EVDE KAL TÜRKİYE... KENDİN İÇİN... ÜLKEN İÇİN... 
 
KISSADAN HİSSE
 
aeec1ac1-ca94-41b8-a025-3ece9c330e7a.jpgZaman koalisyon hükümetleri  dönemi... Sık sık bakanlar değişiyor. Bırakın bakanları  hükümetler de daha icraat yapamadan yıkılıp yapılıyor.
İşte öyle bir zamanda bakanlıklarda makam şoförlüğü yapan biri günün birinde köyüne gitmiş. Köy kahvesinde arkadaşları ile sohbet ediyor. Ankara'dan gelmiş. Hem de bakanların makam şoförü. Hava binbeşyüz. Dereden tepeden memleket ahvalinden bahsedip sohbet tam kıvamında sürerken arkadaşlarından biri sormuş:
"Yav arkadaş iyi hoş anlatıyorsun. Ankara'dasın koca koca bakanlara şoförlük yaparsın... Senin de işin bu aralar çok zor ola..."
Niye ki diye  bizimki sorduğunda arkadaşı da "Niye zor olmasın... Ayda bir bakan değişiyor. Birinin huyunu suyunu öğrenene kadar biri gelip biri gidiyor. Zor olmuyor mu yenisine alışmak?"
Bizimki gayet kendinden emin ve işi çözmüş bir eda ile:
"BEN İNENE DEĞİL BİNENE BAKARIM ARKADAŞ" deyivermiş...
Öyle ya inen indi gitti. Binen makam koltuğunda...
Baktım da keşke inmeseymiş diyeni görmedim şimdiye kadar... İnen indiği ile kalıyor...


Önceki ve Sonraki Yazılar