Mehmet Nuri Sunguroğlu

Mehmet Nuri Sunguroğlu

Kırımkaya Köyü, Karaçoban ve Tuzla Çayı Vadisi

    Anlattıklarına göre çok uzun zaman öncesi burada uzun ömürlü bir keşiş yaşamış. İsa'ya inanan bu uzun ömürlü keşiş yaşamı boyunca insanlara verdiği nasihatlerin yanında fiili olarak da yardımcı olmaya çalışırmış. Öldüğünde yörenin sakinleri onu bu şapelin arkasına defin etmişler ve o zamandan beri bu dağlara Güzel Baba Dağları denilirmiş.
 
  455b19a8-e1d9-49ed-8b9a-67718e869a94.jpg Yine anlattıklarına göre şapelin altında geniş bir delik (kuyu) varmış ve oradan bakır madenleri ocakları görülüyormuş.

Devamında geniş bir koyuttan yukarıya doğru tırmandığımızda 10 çadırdan kurulu Fındıklı adında bir Kürt yerleşim yerine geldik. Kocaman köpekler bizi duyunca azgın dişlerini göstermek için bize doğru koşmaya başladılar.
Burada yaşayan Kürtler ile Ermeniler arasında hiçbir sorun olmadığını söylediler. Hatta gerektiğinde Ermenilerle beraber olarak öteki Kürtlere karşı mücadele veriyorlarmış ve barışık olduklarının imgesi olarak bize süt ikram ettiler. Aldığımız en iyi haber ise, bugünkü saldırıda Karaçoban Köyünün Kürtler tarafından teslim alınamadığı oldu.
  Dağın arka tarafı 2 saatlik mesafede engebeli seviyelerden oluşuyor. Suyu bol olan bu alan, suyunun zenginliği ile nadir rastlanan bitki örtüsü ve her çeşit çiçeklerin görüldüğü bir bakışım sergiliyor. Anlaşılana göre yöredeki diğer aşiretler ile çatışmamak için Kürtler sürüleriyle bu kadar yükseklere çıkmakta imtina ediyor olmalılar ki otlak olarak kullanılmadığı görülmektedir.
Mevsimin geç olmasına rağmen hala daha canlılığını koruyan bitkilerin tohumlarını gördüğümde sevincimden attan inerek dağın arkasındaki bitki örtüsünün arasında yürüyerek dolaşmaya başladım. Bu kadar ikramda bulunan bitkilerin tohumlarından toplayarak bir koleksiyon oluşturmama fırsat vermişti, kaçıramazdım.
  Bitkiler arasında öne çıkanlardan uyuz otu, devedikeni, kantaron çeşitlerinden özellikle mavikantaron, boğa dikeni, yonca çeşitleri, meyan kökü ve kocaman büyümüş çiçekleriyle dikenli kitreler (geven) her tarafta boy atmışlardı.
Bitki tohumlarını toplarken o kadar dalmıştım ki, bulunduğum yüksekliğin ve ortamın tehlikesini unutarak aklıma korku gelmeden saatlerce dalmış gitmişim.
Ve dağın öteki tarafına geldiğimizde yukarıya çıkışta olduğu gibi yine bir koyuttan aşağıya doğru inerek Tuzla Çayı'nın yönünü güney ve güney-batıya çevirdiği yeni bir vadiye indik.
Nehrin yukarısında sözü edilen kırmızı tuz imalatı vardı ve tuz harmanlarının üzerinde beyaz kar örtüsü görünüyordu.
  Dağdan aşağıya inerken acelemiz yoktu ve birkaç yerde oturarak dinlenmiştik. Tuz-hanede çalışanların bizi izlediğinin farkında değildik ama onların bizden şüphelendiklerini sonra anlayacaktık.
Tuz-hanede çalışan işçiler anında işlerini bırakarak terasa toplanmışlardı ve daha sonra gördük ki bize karşı kendilerini müdafaa etmek için ellerinde tüfekleri ve yanlarında taş yığınları vardı. Bu durum bizi de endişelendirmişti. Adamlarımızdan bazıları Kürtlerin tuz-haneyi basıp işgal ettiklerinden dahi şüphelenmişti.
Nehrin yanına indiğimizde her ihtimale karşı konu hakkında fikir beyanında bulunmak için bir araya gelerek meclis kurduk. Rehberimiz etrafı gözetlemek için önce tek başına nehri geçmeyi teklif etti ve tüfeğinin ucuna bir örtü takarak bizden ayrıldı. Karşı tarafa geçip de biraz sonra geldiğinde yüzü gülüyordu ve ortaya çıkan yanlış anlaşılma durumu da açıklık kazanmıştı.
Arkası devam edecek…
 
                           Tuzla Vadisinden Hınıs’a doğru
 

  62669501-2e1b-4c96-a40a-bc019db5c856.jpg Rehberimizin edindiği bilgiye göre; dağdan inerken sürekli bizi takip ediyorlarmış ve sıkça oturmamızı da kendimizi saklamak amaçlı olduğu yönünde yorumlamışlar. Henüz birkaç gün önce yöreyi basan Kürtler birçok Ermeni’yi öldürmüşler ve bizi de onlardan sanarak tuz-haneyi basmaya geldiğimizi düşünmüşler. Bu yanlış anlaşılmaya açıklık getirildikten sonra yolumuza devam ettik ve tuz-hanenin işçileri tarafından hoş seda ile karşılandık. Kahveleri ve ayranları varmış, neleri varsa bize de severek ikramda bulundular.
  Bölgenin en önemli işletmelerinden, hatta başını çeken bu kırmızı tuz imalathanesi de buna benzer diğer imalathaneler gibi -kira ücretini kimsenin bilmediği bir ücret karşılığında- İstanbul'da yaşayan bir tımar sahibine kiraya verilmiş. İstanbul’da yaşayan bu baş kiracının da alt kiracıları varmış ve bu kırmızı tuz-hane de böyle bir alt kiracı tarafından işletiliyormuş. İkinci kiracı ise Hınıs’ta yaşayan bir Ermeni olduğunu söylediler. O da birinci kiracıya yıllık 30,000 kuruş para ödüyormuş. Kendisinin ne kadar kazandığını bilen yok ama tahminlerin çok yükseklerde olduğu düşünülebilir. Bu kiraların ve kazancın saklı tutulmasın sebebi belli olsa da, asıl sebep, İstanbul Hükumeti bunu duyarsa kirayı artıracağından korkulmasıymış.
   Farklı büyüklüklerde olan bu tuz suyu kaynakları öne çıkmış önemsiz dağlardan akıyorlar. Bu kaynaklar doğrudan Murat Suyu ile Aras Suyunun su ayırımını oluşturan ve Kazbel dağının Şeytan dağları ile birleştiği havzanın kuzey doğu kesimindeki, -arkasından Murat Suyunun aktığı- Lale Dağından akmaktadırlar.
   Tepeleri kırmızı-siyahımsı trakiti kayalardan oluşan bu dağ silsilesi kalın bir taban üzerinden kendine özgü bir uzantı oluşturmuş. Bu uzantı tabanın kıvamı o kadar yüksek ki, üzerinden akan su, arkasında tuz tabakaları bırakmaktadır.
   Buradaki tuz imalatı çok basit bir şekilde yapılmakta olduğunu gördük. Önce tuz suyunu 40-50 adet olmak üzere, 3-4 m derinliğinde açılmış çukurlara dolduruyorlar. Aradan fazla geçmeden suyun yüzeyinde önemli kalınlıkta bir tuz tabakası oluşuyor ve çalışan işçiler bazı aralıklarla oluşan bu tuzu çekerek dışarıya aldıktan sonra belirli bir yerde yığarak kurumaya bırakıyorlar. Kuyu da kalan su ise akıtılarak Tuzla Çayına karışıyor.
   Bu çukurların arasındaki en güçlü olanın adı ise Kanlı-Çukur olarak biliniyor.
Bu Kanlı-Çukur, adını zemininde oluşan kırmızı trakiti taşlardan almadığı da iğrenç bir cinayete dayanıyor. Hasmını öldüren bir katil olayı saklamak için öldürdüğü adamın cesedini bu kuyuya gömerek kaybetmeye çalışmış ve o zamandan beri bu çukurun adı da, Kanlı-Çukur olarak bilinmektedir.
Etraftaki tuz bitkileri tuzla doymuş topraktan aldığı besinlerin zenginliğiyle oluşturdukları kalın kırmızı ve yeşil yapraklarıyla etrafa yayılan beyaz tuz örtüsüyle tezat oluşturuyorlar.
Tuz-hane işçileri ise yağmurların yağacağı günleri hasretle beklemekteler. Çünkü burada yağmur mevsiminde çalışılmadığı için memleketleri Hınıs’a gitmeyi dört gözle bekliyorlar. Burada yaşayan ve çalışan bu zavallı insanlar her türlü insanı ilişkiden uzak, sadece kendileriyle sınırlı bir ortamda yaşamaktadırlar. Eğer; hiçte hoş olmayan bir saldırı olmazsa hayatlarında hiçbir değişiklik olmadan günlerini geçirmektedirler. Zira bu yörede saldırılar, baskınlar her yıl defalarca oluşmaktadır ve burada çalışan işçiler de bu saldırılara karşı güvenlik içinde değillerdir. Onun içindir ki bu işçiler kendilerini korumak için yanlarında tüfekleri olduğu gibi, taş yığınlarını da eksik etmezler.
 
                      Kırmızı tuz tesisleri…

 
d40a875a-80e4-4b4b-86cf-f1b7e4bdab65.jpgVakit geç olmuştu, Tuz-haneden ayrılmak zamanıydı.
İşçilere veda ederken bize verdikleri öğüte uyarak geldiğimiz yoldan değil, daha da engebeli olan başka bir yoldan geriye dönmek için yola koyulduk. Çünkü geldiğimiz yolda neredeyse her gün bir saldırı olduğunu duyduklarını söylediler.
Tuzla Çayının buradan sonrasına Kormola(?) diyorlar ve oluşturduğu vadinin genişliği 30 ila 45 dakika olup, uzunluğu 5 saat kadarmış.
Öğleden sonra geç kalmadan geriye dönüş yolculuğumuza başladık ve Tuzla Çayına uzanan sırtın arka tarafının eteklerinden, Güzel Baba dağlarının karşı tarafından yolumuza devam ettik.
Bereketli toprakların arasından yükselen kayalara baktığımda büyük ölçüde sarımsı-beyaz kireç taşından olduklarını gördüm. Muhtemelen buradaki kayaların karakter yapısı da Karaçoban'da gördüğüm gibi ince taneli kumtaşı karışımdan oluşmuşlardı ve aralarında yok denecek kadar granit kayalar görünüyordu.
Tuz-hanede çalışan işçilerin anlattıkları hiçte iç açıcı değildi. Görünüşe göre buraya gelirken kendimizi güvende hissettiğimiz gibi buradan sonrası hiçte öyle olmayacaktı.
Daha önce de belirtildiği gibi, Hamşucur(?) dağının yüksekliği engebeli bir platodan oluşuyordu ve bazı yerlerinde bataklılar ve yüksek boyda kamışlı alanlar vardı. Söylenilenlere göre bu kamışların, ya da yüksek boydaki otların arasına saklanan Kürtler günlerce sabırla bekleyerek buradan geçecek birisinin yolunu bekliyorlar ve gelen birisi olursa soygun yapıyorlarmış. Çerkezler ve Çeçenler de Kafkasya'nın kuzeyinde aynı şeyi yapıyorlar, yakaladıkları Rusları soyuyorlar. Bu nedenle yükseklerden derinlere inmeden önce tüm alanı yeterince araştırdık ve muhafız memurumuz önce tek başına aşağıya inerek etrafı gözledikten sonra her şeyin güvenli olduğuna dair işaret verene kadar bekledik.
Atlarımızın gücü yettiği kadar süratle bir tepeden ötekine gidiyor ve yolumuzu yeniden kontrol ediyorduk. Bu şekilde sırtın çoğunu arkamızda bırakmış, ileride görünen koni şeklindeki tepeye doğru ilerlerken aniden iki adam gördük. Belli ki onlarda gördüğümüzü fark etmiş olmalılar ki, kendilerini sakladılar.
Bu durum karşısında olduğumuz yerde durduk ve düşündük, karşılıklı düşüncelerimizi paylaştık.
Gittiğimiz yol bizi kayanın yakınından geçmeye zorluyordu ve yolumuzu değiştirerek kayanın arkasından geçmek için yavaş adımlarla ilerlledik. Bir kazaya kalmadan yolun tehlikeli yerine gelmiştik ve köşeyi döndüğümüzde 7 kişi daha gördük. Adamlar bizi gördüklerinde öküzlerle koşulu küçük arabalarını bırakarak kaçmaya başladılar.
   Netice olarak sadece bir gün içinde iki defa bizim Kürt olduğumuzu sanan insanlarla karşılaştık. Her iki tarafın aynı insanlar olması, karşılıklı olarak saldırı fırsatını kollaması ve korkması ne kadar gülünç bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Arkalarından ne kadar bağırdıysak sesimizi duyuramadık ve sonunda muhafızımız atına atlayarak arkalarında yetişip onları geriye getirdi. Sessizce karşımızda duruyor, kendilerine gidebilirsiniz dediğimiz halde şaşkınca bize bakıyorlardı. Şaşkındılar, çünkü kendilerini yağmalamadan salıveriyorduk ve bunu anlamakta zorluk çekiyorlardı.
   Uzun bir zaman geçtikten sonra nihayet onlara bir şey yapmayacağımız anlamış olsalar da, görünen durum şudur ki; bu insanlar, güçlünün zayıfa karşı özel bir hak sahibi olduğuna inanmalarıdır.
Eminim ki eğer zayıf olan taraf biz olsaydık bizi soymadan bırakmazlardı. Nihayetinde Kürtlerin konakladıkları Fındıklı'ya uğradık ve Tuzla Çayını yeniden geçerek Karaçoban Köyüne geldik. Konaklayacağımız ev sahibi elinden geleni yere koymayarak bize en iyi hizmeti vermek için imkânlarını eksik etmiyordu.


Önceki ve Sonraki Yazılar