Gürsel Özgür

Gürsel Özgür

KORKMA!

İzmir’in işgali tüm vatanseverleri derin bir üzüntüye sokar ve durumun vahametine dayanamayanlardan birisi olan Mehmet Akif çoluk çocuğunu damadı Ömer Rıza’ya emanet ederek Anadolu’ya Ankara’ya gider. Oradan milli mücadeleye karşı ayaklanmaların olduğu Konya’ya görevlendirilir ve orada, olup bitenleri anlatarak vatandaşları aydınlatmaya çalışır.

Durumun içler acısı olduğu, bazılarının ‘’Biz Selçukluyuz, bizden olmayan hükümetin yıkılmasından bize ne?’’ sözlerinden anlaşılır. Bu aydınlatma işlevini kâh bizzat giderek kâh düşünceleriyle dolu dergisinde halka ulaştırır.

Bütün bu topyekûn çaba içerisinde emperyalistlere ve dâhili hainlere hınca hınç mücadele verilirken İsmet Paşa, İnönü Zaferi’nin ardından milli birlik ve beraberliğin haykırışı olacak İstiklal Marşı isteğini dile getirir. Beste ile güfte için yarışma düzenlenmesini Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi’ ye bildirir. Mehmet Akif hemen işe koyulur.

Askerliğini Komando olarak yapanlar bilir, Komando Andı okunduğunda herkesin tüyleri diken diken olur.

Havada, karada, denizde, çölde, çatakta ve batakta, her zaman ve her yerde, diye devam eder. Komando Andı gibi, sokakta, evde, yürürken, yemek yerken, yatarken kısaca duygu ve düşüncesinin her anında adeta onunla yaşarcasına Marşı kafasında yazmaya başlar.

Bu duygu ve düşünce yoğunluğu sonucunda, ‘’Kahraman Ordumuza’’ ithaf ettiği marş son şekliyle 17 Şubat 1921 günü Sebilürreşad dergisinde yayınlandı. Niye orduya adanmış diyenler olabilir. O zamanki şartlarda en kıymetli olan ve milli mücadele hep birlikte yapılsa da esas sorumluluk ve yükün orduda olmasından ve Askerlerin sevilmesindendir diyebilirim. Şimdi bir marş yazılsa belki de sağlık çalışanlarına ithaf edilirdi. Zaten millet ile iç içe olan ordunun milletten ayrı bir unsur olarak kabul edilmesi de doğru değildir. Faşist ordu yaftalamaları moda olunca söyleyen de çok oluyor, ezberlettiriliyor belki de, fark ettirmeden. Önemli olan küfür korosuna uymak olmaktan ziyade soloyu kötü de olsa söyleyebilme cesaretidir. Ezberi bozanlar farklı şeyler söyleyip umut olanlardır. Ayrıca diğer kurum uygulamalarının ordu uygulamalarıyla karşılaştırmasını bir düşünmek ve değerlendirmek yaftalama öncesinde söyleyene ışık tutacaktır.

***

 

12 Mart 1921 günü mecliste 10 kıta ve 41 mısralık şiir, Hamdullah Bey tarafından okunduktan sonra oy çokluğu ile kabul edilir. 21 Mart’ta Resmi Gazete’de yayınlanır. Mehmet Akif ölmeden önce; ‘’O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Yazmak için o günleri görmek, yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. Milletin malıdır. Allah bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın!’’ der.

Şairin o günleri yaşamak lazım demesi öylesine bir söz değildir, derin anlam içerir. Tarihten bir örnek vereyim. Kıbrıs’ta savaş ve mezalim gören ileri yaşlılar ile hiç savaş görmemiş Türk toplumunun Annan Planı’na verdiği oy karpuz gibi ortadan ayrılmış gibidir. Annan Planı için yapılan referandum Kıbrıs Türklerinin yüzde 65 (bunlar savaş görmeyen gençlerdir) kabulüne rağmen Kıbrıs Rumlarının reddiüzerine gerçekleşememiştir. Aslında Kıbrıs Türklerinin zenginleşerek daha refah içinde yaşamasını sağlayacak olmasına rağmen yüzde 35(ileri yaşlılar) hayır demesinin nedeni işte şairin de belirttiği ‘’yaşamak lazım’’ cümlesidir.

Tarihçi Bernard Lewis, Türkçe konuşan Anadolu’ya Türkiye adının 11. Yüzyılda Avrupalılarca verildiğini belirtmişti. Milli Mücadele döneminde de var olan Türkiyeli ve Türkiyelilik kavramı esasen coğrafi bir aidiyet açısından tanımlamadır. Türk Milleti ifadesini karşılar mı? Millet şöyle tarif edilmiş: Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk.

Atatürk, ‘’Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir’’ sözüyle milliyetçiliği açıklarken etnik ve mezhep ayrımı yapmamış ve kimseyi kimsesizleştirmemiş ve ötekileştirmemiştir. Yine ’’Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır” sözüyle, tüm vatandaşların birbirlerini tamamladığı düşüncesinden hareketle kimsenin birbirine üstün olmadığını aynı cevherin damarları diyerek özellikle vurgulamıştır.

Her dönemimizde, işgalcilikten beslenen odaklar etnik ve mezhepsel farklılıkları hep kaşıyarak bundan yararlanmaya çalışmışlardır. Tabii bunlar çalışırken onlara yardım eden içerdeki hainleri bulmak da hiç sıkıntı çekmemişlerdir. Sanki işgal ettikleri tüm yerlerdeki yerli halkı katletmemişler gibi, bunlar demokrasi havarisidirler ve sizden güvercin olunmasını ister iç meselelerinizde, ama iş kendi iç sorunlarına gelince şahindirler hem de en yırtıcısından…

***

 

Atatürk Devrimi, Anadolu’daki bin yıllık Türk gerçekliğine karşın, milliyet olgusuna biyolojik olarak bakmayarak ırkçılığı hiçbir zaman benimsememiştir. Irkçılık temelindeki milliyetçilik daha çok irticai unsurların işine gelmiş ve arkalarına gizlenmişlerdir.

Milliyetçiliği etnik köken, ırk ve dine dayandıran zihniyet komünizmle mücadele kisvesi altında milliyetçiliği köpürtürken irtica düşüncesini hep saklamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi de işte böyle saklanarak günümüze gelmiştir.

Milliyetçiliği din ile aynı kefeye sığdıran Milliyetçiler Derneği’nin 1950 sonlarında yayınladığı bir bildiride ‘’Biz minare müncileriyiz(kurtarıcıları)’’ ifadesinin, bir İstiklal Savaşıgazimizde çağrıştırdığı anı oldukça acıtıcıdır.

‘’1920 Haziran’ında Zile İsyanı’nda kendilerine halife adını veren eşkıyalar Zile kalesindeki Piyade Taburuna evlerin pencerelerinden, bahçe duvarlarından, minare mazgallarından ateş yağdırıyordu. Zile camisinin minare mazgalından atılan bir kurşunla Bölük Komutanı Amasyalı Yüzbaşı Sami Bey şehit oldu. Bu minare mazgalı birçok Mehmetçik’in de hayatına mal oldu. Onlar da o zaman minare müncileri olduklarını iddia ediyorlardı.’’ İstanbul Üniversitesi İnkılâp Tarihi bölümünden hocam olan Sabahattin Özel’in kitabından alıntıladığım gerçek olay milliyetçiliğin laik karakterinin korunarak vatanseverlik esasına dayandırılması gerekliliğini çok iyi anlatmaktadır.

‘’Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor; kasta ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz. Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz,’’diyen bir Mustafa Kemal Atatürk ve onu unutturmaya çalışanlar arasındaki büyük fark, milletine adanmışlık ve menfaatine düşkünlüktür.

Sağlıcakla kalın, saygılarımla…

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.