KSENEPHON: ONBİNLERİN UMUDA YÜRÜYÜŞÜ

Milattan Önce 400'lü yıllar.
Bir anne ve iki çocuk.
Baba kral 2.Darieus  ölür.

Yerine çocuklardan büyüğü Pers imparatoru oldu.
Adı 2.Artakserkses.
Anne Parysatis ise küçük oğlu 2.Kyros'un daha yetenekli olduğunu düşünerek onun tahta geçmesini ister.
fe55bdba-e7ff-4c7b-ae41-f2b294d0e57e-001.jpgPlan yapılır. Madem küçük oğlan kral olamadı Batı Anadolu'ya Satrap (bir nevi bölge Valisi) olmasını rica eder annesi büyük oğlundan.
Maksat orada kuvvetlenip  hazırlık yaparak saldırıp tahtı ele geçirmektir.
Küçük kardeş göreve başlar. 
Bir müddet sonra 20.000 asker toplar etrafına.
Çoğu paralı savaşçı olan bu askerlerle yola çıkar. 
Bu ordunun içinde maceracı bugünün dili ile savaş muhabiri diyebileceğimiz Kshenopan da bulunmakta. M.Ö. 394’lü yıllar. Kshenopan Sokrates'in öğrencisi. Anadolu  sorunsuz geçilir.
Güney Mezopotamya Fırat nehri kıyısındaki Kunaksa'da savaş başlar. 
400.000 kişilik abisinin ordusu karşısında küçük kardeş tutunamaz ve 2.Kyros öldürülür.
Ordu başsız kalmıştır. 
Geride sağ kalan askerler can derdine düşmüştür. 
Tüm komutanlar da Perslerin bir hilesi ile öldürülür. Ve Anadolu’da geçen büyük bir askeri seferin güncesini tutacak olan öykünün kahramanı burda sahneye çıkar... 
10 bin kişi kadar kalan paralı asker tekrar Ege kıyılarına dönmek ister. İşte onbinlerin hikayesi  de tam burada başlar.
                                             ***********************
7bc756df-77b8-47bf-8c61-1e844cd80f4b-001.jpgKSENEPHON  böyle bir ortamda kendini  sağ kalan askerlerin komutanı olarak bulur. Hiç aklından geçmeyen olur. Başsız kalan askerlerin komutanı olarak yurtlarına geri dönmek isteyen ordunun  sevk ve idaresinden sorumlu  olarak büyük bir yükümlülüğün altına girer.
Bir nevi rehberdir aynı zamanda. Hayatlarında görmedikleri yerlerden, coğrafyadan hareketle yine nelerle karşılaşacaklarını bilmeden yola koyulan ordunun başındaki kişidir. 
Başlangıcından dönüşe kadar olan bir yıl 3 ay  ve tam 3635 km sürecek olan yürüyüşün en kritik noktasındaydılar.
Önce denizi bulmaları gerekiyordu.
Sonra gemilerle Ege'ye dönüş nasılsa kolaydı.
Antik Çağlar'ın yerli halkları ile anlaşmak kolay değildi.

Her ne kadar onlar paralı asker olsa da Anadolu’nun yerleşikleri de savaşçı insanlardı. Hele Karadeniz'e varınca...
Ksenephon önderliğinde yürüyüşe devam eden Onbinler Thalassa Thalassa /deniz deniz diye sevinçten çığlık atana kadar ne zorluklar çekmiştiler Trabzon yaylalarında. Kolay değildi tabi yabancı insanların oraları yurt edinmiş insanlarla anlaşması. Hele bu davetsiz misafirlerin yurtlarını yağmalaması söz konusuysa.
Ama oraya kadar nerelerden geçip hangi maceraları yaşamadılar ki. Yorgundular. Her gittikleri yerde misafir gibi ağırlanmadılar... Bir bölgeden diğer bölgeye geçmek isterken yerli halkla savaşmak zorunda kaldılar.
f14fa317-a6b9-4f63-9643-1d8fc2f25687-001.jpgSavaşlar. Açlık. Çetin doğa şartları. Ve giderek azaldılar, savaşçılar.
Tam da umudu kesmek üzereydiler.
Karadeniz’in sarp dağları ve sert iklimi ile baş etmek kolay değildi. Hele yerli halkın direnişi ve savaşçı kimlikleri de bayağı zorlamıştı onları. 
Değirmendere'nin denizle birleştiği yerde Trabzon'a vardıklarında artık tek düşünceleri uygun bir  deniz taşıtı ile geldikleri yere dönmekti.
Öldüler. Öldürdüler. Eksildiler. Ama geri  döndüler.
                                               ******************************
  İşte Ksenephon bu maceralı yolculuk sonucunda M.Ö.  4.yy günümüze geçtikleri bölgelere ait bilgileri, insanlarının özelliklerini, coğrafi konumu   birçok folklorik özelliklerle beraber geçiş yollarını anlatan antik döneme ait bilgilerin içinde toplandığı ANABASİS (Yokuşa doğru tırmanma, iniş çıkış) isimli eseri günümüze kazandırdı. Hatta Büyük İskender’in Doğu seferinde bu eserden yararlandığı belirtilir.
ISKOBIL yaylası ufkun açık olduğu sis ve dumandan arınmış güneşli bir günde Onbinlerin denizi gördüğü THEKES TEPESİNİN bulunduğu  yer olarak bilinir. Komar çiçekleri de vardır rengarenk. Ama renginin güzelliği cezbetmiş olacak ki yendiğinde insanı "esrük" derler eskiler sarhoş hale sokan bal üretirdi arılar. Zaten eksile eksile 2000 kişi kalan savaşçılar bu baldan yiyince 24 saat uyanamadan baygın yatmışlardı yaylanın çimenlerinde... Baldan tatmayanlar endişeliydi arkadaşlarını kaybettiler diye... Ama sabahın ilk ışıklarında uyandıklarında herkes mutluydu... Ne bilsinler ki yüzyıllar sonra bazı yerlerde kontrollü olarak yüksek tansiyonun tedavisi için hastalara verilecekti deli bal... Kurtuluşlarının anısına etraftan topladıkları taşlarla bir anıt yaptılar. 
Ve iki gün sürecek yolculukları sonunda Değirmendere'nin doğu sırtlarından ilerleyerek denize varırlar.
Denizi görmüştürler. Mutludurlar. Ama  ülkelerine dönünceye kadar macera devam eder...     
Yüzyıllar sonra yine  bu coğrafya bir başka öyküye tanık olur. Gerçek mi bilinmez. Ama söylenir durur. Onbinlerin izinin geçtiği bölgeye yakın bir köyde... Yazlık’ta(Livera)... 
İsmi Gülbaharhatun olarak islamiyete geçtikten sonra değişecek olan bir Rum kızının seferden dönmekte olan Sultan Murat'a çeşme başında suyu, doldurduğu tastan yere üç kere dökerek vermesi üzerine sultanın, "Neden hemen vermedin suyu?" sorusuna karşılık "Terliydiniz. Hasta olursunuz  diye düşündüm. Biraz  teriniz soğusun diye beklettim sizi" cevabı  üzerine Sultanın eşi olarak saraya getirildiği efsanesi de  SULTAN MURAT ÇEŞMESİ'nin başında  söylenir.
Doğaseverler için tam bir  cennet.
Maceracı Ksenephon komutasındaki Onbinlerin yürüyüşünü hayal edip kuş sesleri arasında ruhunuzu dinlendirebileceğiniz gibi, Gülbaharhatun’un  tastan Sultana su sunmasının anlatıldığı hikayeleri dinleyip, Sultan Murat'ın askerlerinin geçtiği tarihi ipek yolunun bir kolunda mehterin de tarihi sesini duyabilirsiniz.  
Doğayla baş başa gecelediğinizin ertesinde hepsi yörede üretilen kahvaltılıklarla güne zinde başlamanın zevki ile Onbinlerin yürüyüş yolunda gezinirken Sultan Murat'ın yeniçerilerinin de ayak seslerini  yanınızda hissedebilirsiniz...
Suyu yayladan, havası ormandan, öyküsü tarihten, yeşili doğadan, geçmişi tarihten...
Kendini doğada yalnız bırakıp ruhunu dinlendirmek isteyenler,eski dünyanın gizemli öyküsünü yaşamak ve doğal gıdalarla damak tadını zenginleştirmek isteyenler...
Onbinlerin yolunu takip edin... Yolunuz Pilavdağına düşsün... Orda bir soluklanıp  doğanın sunduğu sessizliğin içinde ruhunuzu dinlendirirken  yöresel lezzetleri tadacak zamanı da kendinize ayırın. Daha aşağılara indiğinizde  düşen uçakta ölen İspanyol askerlerin anısına yapılan anıtta hüznü yaşarken bir kez daha tarihin akıp giden macerasına tanık olun.
 YENİ DÜNYA  DÜZENİNDE  DOĞA  SAYGI BEKLİYOR
 4698428c-5dbd-4c92-a752-507a607dcae0.jpg  Çok ciddi bir salgınla karşı karşıyayız. Bir gramın bilmem kaç binde biri bile ağırlığı olmayan virüs, bütün dünyanın düzenini bozdu. Dünya görünmeyen ama varlığını ölümlerle gösteren bu virüs için seferber olmuş.
Kimi bilim insanları bu virüsün bir proje olduğunu yeni dünya düzeninin alt yapısının hazırlandığını söylüyor. Gerçekse bu korkunç. Demek insanoğlu kendi eliyle neslini yok etmek istiyor.
Çin gizemli bir ülke. Ama ekonomik  çıkışıyla dünyanın ekonomik dengesini değiştirdi. Bu salgın önce orda başladı tüm dünyaya yayıldı. Tek bir geçek var. Senaryolarla uğraşmadan gördüğümüz. O da tüm ülkelerde  yüzlerce ölüm olduğu.
Küresel bir yıkımdan  yine küresel işbirliği ile kurtulunabilir. Ölüm ne millete ne dine ne de dile bakıyor. Ama kendine yetebilen ülkeler bu tür krizlerde daha şanslılar.
Ülkelerin birbirine yaptıklar ufak tefek jestlerle atlatılacak gibi değil bu durum.
Ülkelerin milli politikaları, geleceklerini belirleyecektir.
Maskeyi filan, hatta 20’likler 65’likler evde kalmaya devam etsin mi etmesin mi meselesini de tartışmanın anlamı yok... Gerekirse bir ay iki ay evde kalalım. Asıl sorun Coronavirüs belasını savuşturduktan sonra ne olacak diye bir hazırlığımızın olup olmaması...
Günlük siyasi çekişmelerin zamanı değil.
Yeni bir dünya düzeni kuruluyor farkında mıyız?
Olmazsa olmazımız üretim.
İhmal ettiğimiz tarım...
Kendi kendine yetebilmek... Anladık mı acaba betonun yenmediğini, suyun akması gerektiğini, buğdayın tarlaya ekildiğini, ineğin yaylada, balığın denizde yetiştiğini...
Bu Anadolu herkesi besler...
Dağ, ova, dere, tepe, toprak, su, göl, deniz
Saygı bekliyor...
Ve herkes biliyor aslında
Emeksiz yemek olmadığını,
Doğada 
Ekilmemiş tarla 
Sürülmemiş toprak
Dikilmemiş ağaç
Bırakmadan yeniden, yeşertmeliyiz Anadolu’yu...
Yeniden hayvanlarımızın cıngıraklarıyla şenletmeliyiz, yaylalarımızı, otlaklarımızı
Yeniden rahat bırakıp denizlerimizi 
Avlamalıyız balıklarımızı...
Önümüzdeki dönemde petrolün de o kadar popüler olamayacağının işaretleri de görülmeye başladı.
Kendi kendine yetebilen ülke olmak en büyük zenginlik olacak artık...


Önceki ve Sonraki Yazılar