Turhan Eyüboğlu

Turhan Eyüboğlu

Maçka'nın Yedi Veren Gülleri

  1943 yılında Mataracı'da doğdu. Maçkalıların milli mesleği olan yorgancılıkla zanaata başladı. İstanbul radyosunda yıllarca programlar yaptı. Dört plak ve altı kaset çıkardı. Dile kolay, iki yüze yakın güfte yazdı. Dost meclislerinde türkü söylemeye hala devam ediyor. Otantik müziğin son temsilcilerinden biri olan bu Maçkalı üstadı tanıdınız mı?

Aşık olmak zor iştir; o ise olaylara kolayca aşık olur! Aşık olmaktan öte, gelip geçici duygulara geniş anlamlar yükleyip bağımlı kılar insanları! Duyguları en uçlarda yaşar; mutluluğun da hüznün de hakkını vererek! Onda aşık olmak, iki insanın birbirine duygusal açıdan yaklaşması değildir! O, haksızlıkların ve kahramanlıkların yarattığı olaylara aşık olur ve dillendirir.

Daha sekiz yaşındayken evlerine gelip ocak başında tek oğlunun vurulmasını içi kanayarak anlatan annenin acısına şahit olmuş ve onun yaşadıklarını o küçük kafasında ancak büyük duygu denizinde yoğurarak şekillendirip mısralara dökmüş "İsmail’im Destanı" ile birlikte!

Tenha tenha yerlere pusilari kurdiler
Benim bitek oğlumu kalleşlikle vurdiler
Tenha tenha yerlere pusuları kim kurdi
Benim bitek oğlumu arkadaşları vurdi

Bu dörtlük olayın anlatımından sonra o destanda okunur. Bu üstadı şimdi tanıyabildiniz mi?

Bu üstat, "Erkek dediğin ağlamaz!" döneminde yazdığı destanlarla cinsiyet ayrımı yapmadan hüngür hüngür ağlamanın verdiği rahatlığı yaşatabilen bir halk ozanıdır bana göre. "Yaşayabilen, duyguyu hissedendir!" deyip gözyaşlarını içine akıtan, istese de ağlayamayan insanları ağlatan bir ozandır o!

30 Ekim 1961 tarihinde, Almanya'nın Bonn kentinde, Türkiye ile Almanya arasında "İşgücü Alımı Anlaşması" imzalanmasından sonra köyünden Almanya'ya giden insanların karılarını kocasız, çocuklarını babasız bırakmasına ve ailelerini yok saymasına bir halk ozanı olarak kayıtsız kalamazdı! Bu olayı "Babam Destanı (Almanya Destanı)" diye dile getirdi.

"Kandıramazdum oni ben hayde diye diye
Ne mutli gözlerime babamız döndü köye
Ey gidi üstat sular gibi akmassun
Bir anasız babasız komşularım kalmasın" deyip Karadeniz'de pek çok ailenin babasız kaldığı ve acı çektiği dönemi tarih kitapları gibi kayda almıştır. 

İnsanlar içlerinde bir sürü duygu taşır. Zaman zaman onları yarım ağız dillendirseler de hepsi onların duygularıdır. Bu otantik müziğin son temsilcisi herhangi bir olay karşısında ona uygun duyguyu o yumak içerisinden seçip destan haline getirir. Herkesin içinde duran derdi, dert ederek dillendirir. Şimdi bu üstadı tanıdınız mı?

Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ilk savaşımız, Kıbrıs Harekatı 20 Temmuz 1974'te gerçekleşir. Bütün Avrupa ülkelerinin ve Amerika'nın karşı çıkmasına rağmen soydaşlarımızı kurtarmak ve Ada'ya barış getirmek için o zamanki hükümet, bütün riskleri göze alarak dünyaya kafa tutar gibi bu harekata girişir.

Yaşayan son efsane buna kayıtsız kalamazdı. Kıbrıs Destanı'nı yazar ve okur. Şimdi size bu destandan bir dörtlük aktarayım:

Açtı yeşil yapraklar, açtı nasıl öleyim
Yavru vatan Kıbrıs'a birkaç türki diyeyim
Dinleyin arkadaşlar gelemez olduk size
Yari gece varidi alarmlar çaldi bize

Üstat, yörenin kültürünü insanlara aktarmada ustaca yazdığı ve okuduğu destanlar sayesinde olayların vahametini veya gururunu bize yaşattı. İşte bu değerli sanatçımızı yöresel kültüre verdiği hizmet özel yapıyor! Siz "Türkü dinledim!" diye düşünürken o yaşanmışlıkları bir film şeridi gibi sizlerin gözleri önüne getiriyor. Şimdi tanıyabildiniz mi bu halk ozanını?

Yıl 1976... Sonsuz gibi gelen maçın dakikaları bitmiyor. Saniyeler sanki zaman ilerlemesin diye durmuş, bir türlü ilerlemiyor. Huzursuzca kıpırdayan binlerce insan "Şampiyonluk geliyor mu? Hayaller gerçek oluyor mu?" diye düşünürken bir Anadolu şehri futbolda şampiyonluk kupasını alıyor! Hele de bu şehir, o üstadın şehriyse ona duyarsız kalabilir mi? Tabii ki hayır! Hemen "Trabzonspor Destanı"nı yazıyor. 

Çalın kemençeleri meydana oynayalım
Trabzonsporumun kadrosuna bakalım
Kan ter içinde kaldık seyircinle memnun ol
Candan kutlarım seni file bekçisi Şenol

Çevreye ve yöreye bu kadar hassas olan bir insanın en sevdiği varlık olan annesinin ölümünden sonra yazdığı ve okuduğu türküden de size bir dörtlük aktarayım:

Ölsem de unutamam, ben annemim adını
Annem ömrüme doydum, alamadım tadını
Yılmadın usanmadın gene bizle uğraştın 
Hem yaylada hem köyde, hep sırtında dolaştım

Şimdi tanıyabildiniz mi Maçka otantik müziğinin son temsilcisini!

Bakın üstat hayatın gerçeği olan ölümü "Ölüm Destanı" adını verdiği türküyle bizlere nasıl hatırlatıyor.

Bir gün hastalanırsın düşersin yataklara
Ölünce su dökerler kuruyan dudaklara
Ne yaptın bunca sene geldin yetmiş yaşına
Ezrail gelir konar yastığının başına
Her ne kadar yaşarsak ömrümüz biter, biter
Ezrail hiç tanımaz alır canını gider.

Onun yazdığı ve söylediği destanlar kısa süreliğine de olsa kendinizi o olayların içinde ve size aitmiş gibi hissetmesinizi sağlar. O olaylar hele de size yakın olaylarsa veya başınızdan geçmişse gözyaşınızı tutamazsınız. Size anlatmak istediğim üstat Kara Haydar Eyüboğlu'dur! Ne kadar yazarsam yazayım onu size tam olarak aktaramam!

Maçka'nın değerlerine verdiği öneme bakıyorum da yetkililerin hangi dünyada yaşadığını bir türlü anlayamıyorum! Bu değerlerimizi onurlandırmak bu kadar zor mu? Yılda bir kere onları anmak, hikayelerini dinlemek ve halka tanıtmak bu kadar zor mu?

"İki yüz kelimeyi saymaya başlayın!" deseler bize inanın ben yüz kelime söylemede zorlanırım. Bu otantik müziğin üstadı iki yüz güfte yazmış. İki yüz sözcüğü Maçka'yı yönetenler için sayı olabilir ama ...

Neyse; kime, ne anlatıyorum?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.