Turhan Eyüboğlu

Turhan Eyüboğlu

Mihrabım Diyerek Sana Yüz Vurdum

Mihrabım Diyerek Sana Yüz Vurdum

Bu şarkı çaldığında hep düşünmüşümdür! "Bu şarkıyı bende bu kadar güzel kılan ne?" diye! Sözleri güzeldi, ama sözlerini düşündüğünde çok da iç açıcı değildi! Hatta iç acıtıcı olduğunu da söyleyebilirim.

Bildiğiniz üzere eser Nihavent makamındadır. Evet, nihaventi de severim; ama bu şarkıyı özel kılan şeyin şarkının müzik akışının vals parçalarına aşırı benzerliği olduğunu düşünüyorum. "Bir yükselip bir alçaltan bir his veriyor bana! Bu yüzden bu kadar seviyorum!" diye karar verdim. Tabii bir de annemin severek söylediği bir şarkıydı. Rahmetli güzel söylerdi!

Aman Allahım! Nasıl iç acıtır, nasıl can yakar, Zeki Müren'in yumuşacık ama acı dolu sesiyle? "Yıllardan beridir yalvarıp durdum; sevgilim demeyi öğretemedim!" nasıl bir duygunun dışa vuruşudur! "Ellerin ismini ezberledin de bir benim adımı öğretemedim!" nasıl bir itiraftır? Bunlardan sonra acıyı da aşkı da önemsiz oluşu da kabullenir! Öylesine usulca biter, darmadağın eder insanı!

İnsan ister istemez merak ediyor! Bu nasıl bir duygu yoğunluğudur ki bu sözleri insana yazdırıyor! Tabii bizim kaçırdığımız nokta, yazarın bu duygu yoğunluğunda olması şart değil; çevre gözlemi de önemlidir. Sanatçının kendi duygularını değil, dışarıda yaşananları da yazma becerisine sahip olmasıdır. En azından ben öyle düşünüyorum.

İşte bu şarkı ona güzel bir örnek olacaktır!

Üstad Turgut Yarkent, bir kaza sonucu çok sevdiği askeriyeden ayrıldıktan sonra yılda bir defa da olsa Harp Okulu sınıf arkadaşlarıyla İstanbul'da buluşuyor, anılarını tazeliyorlardı. Buluştuklarında çok iyi zaman geçiriyorlardı. Herkes okul yıllarını veya bir yıl içinde geçirdiği ilginç anılarını paylaşıyordular. Askeriyede anıların bitmeyeceğini bildikleri için konuştukça konuşuyor, kah gülüyor kah üzülüyorlardı.

Her yıl, Boğaz'ın serin sularının sesinin duyulduğu çok güzel bir mekanda buluşma gerçekleşiyordu. Çok güzel olduğu kadar çok seçkin insanların da geldiği bir mekandı. Arkadaş topluluğu konuşmaya dalmış, anısını anlatan arkadaşlarını pür dikkat dinliyorlardı. Okul yıllarında lakabı yakışıklı olan subay ballandıra ballandıra keyifle bir anısı anlatıyordu.

Oturdukları mekandan içeriye uzun boylu, ince belli, esmer tenli, siyah gözlü bir bayan girer. Anısını anlatan subayla göz göze gelirler. Bayan, başıyla onu selamlayarak arkasındaki kalabalıkla mekanın sonunda onlara ayrılmış masaya doğru ilerler. Mekanda çalışanların telaşından, çok değer verdikleri bir müşteri grubu olduğu anlaşılıyordu.

Keyif içinde anısını anlatan adam birden susar ve olduğu yerde donakalır! Bir dakika önce keyif içinde anısını anlatırken büyük bir yara almışcasına olduğu yerde kıpırdamadan oturur. "Bir insan birini gördüğünde ruh hali bu kadar nasıl değişir?" diye arkadaşları merak içindedir! Hiç kimseden ses çıkmıyor, birbirlerine merak içinde bakıyorlardı. Anısını anlatan arkadaşları çok üzgün bir halde ayağa kalkar ve arkadaşlarına:

"Benim gecem burada bitti! Hepinizden özür dilerim!" der ve o mekanı terk eder.

Arkadaş topluluğu ne olduğunu anlayamamıştı; ancak gecenin de keyfi kaçmıştı. Herkes birbiriyle vedalaşarak ayrılırlar. Üstad, bu olayın büyük bir hüzün yaşanmışlığı olduğunu hissetmişti. Bir gün sonra arkadaşını bulur ve onu akşamki olayı anlatması için ikna eder. Arkadaşı:

"Üstadım, o içeri giren bayan benim Harp Okulu'nda okuduğum yıllardaki sevgilimdi. Hafta sonu eve çıktığımda bizim evin karşısındaki evlerini ve onun odasını mihrap yapmış, hep oraya bakıyordum; uzaktan uzağa bakışıyorduk. O bakış mesafesine gönlümün yuvasını kurmuştum." deyip sustu.

"E sonra ne oldu?"

"Bu bakışlarımız bir iki ay sürdü. Sonra buluşmaya başladık. Hafta sonları geziyorduk ki gezmeyi çok seviyordu. Uçarı bir hali vardı! İlişkimizin ilerlemesine rağmen onu bir türlü tam olarak tanıyamıyordum!"

"Nasıl yani?"

"Ben ona sevgilim diye hitap ediyordum; o ise bana aynı şekilde karşılık vermiyordu. 'Utanıyor!' diye aklımdan geçiriyordum ve onu çok fazla zorlamak istemiyordum. Bir yılımız böyle geçti. Bir yılın sonunda 'Bak, ben sana sevgilim diyorum. Senin de bana aynı şekilde hitap etmeni istiyorum!' dedikten sonra bir gün 'Sevgilim!' diyordu, beş gün demiyordu. Anlayacağın üstat ben ona sevgilim demeyi öğretemedim!"

"Üzülme, sen ki hitabı güçlü ve hepimizden daha yakışıklı olmana rağmen bunu yaptıramadıysan sende değil, o bayandadır eksiklik diye düşünüyorum!"

"Vallahi üstadım, hala daha aklıma geldikçe moralim bozulur, canım sıkılır! Benimle arkadaşlık yaptı; ama gönlünde bana yer vermedi, diye düşünüyorum."

"Neden öyle düşünüyorsun?"

"Neden olacak? Gönlünde yer verseydi adımı tam olarak söylerdi!"

"Biz hala zor söylüyoruz adını Tevfik!"

"Yok yok! Bir adımı bile öğretemedim ona veya öğrenmek istemedi; onu da bilmiyorum! 'Tevfik!' diyemiyordu; 'Teefik!' derdi bana. Ama başkalarının zor isimlerini söylerdi. Ellerin ismini ezberledi de bir benim adımı öğrenemedi!"

"E sonra ne oldu?"

"Sonra ne olacak? Sonu hüsran oldu; yani bana hicranı öğretti! Daha sonra da ayrıldı. O gün bugün ilk defa gördüm onu. Aldığım duyum yurtdışına okumaya gittiği biçimindeydi. Biliyorsun benim de o sıralar kıta görevim çıktı ve İstanbul’dan ayrıldım." Konuşma uzamış, hava kararmıştı. Üstat:

"Tevfik, bu senin hikayeni şiir olarak yazsam bir sorun olur mu?"

"Adım geçmediği sürece bir sorun olmaz Üstadım!"

"Kafamda yazdım; ama yarın aynı yerde öğleyin buluşalım. Yazdığımı sana göstereyim, ne dersin?"

"Olur, buluşuruz!  der ve vedalaşarak ayrılırlar.

Ertesi gün belirledikleri saatte buluşma yerlerine gelmişlerdi. Çaylarını içtikten sonra üstat cebinden çıkardığı kağıdı arkadaşına uzattı. Arkadaşı yavaşça kağıdı aldı ve derin bir nefes aldıktan sonra okumaya başladı.

Mihrabım diyerek sana yüz vurdum

Gönlümün dalında bir yuva kurdum

Yıllardan beridir yalvarıp durdum

Sevgilim demeyi öğretemedim

 

Gönlünde sevgime yer vermedin de

Yaban güllerini hep derlerin de

Ellerin ismini ezberledin de

Bir benim adımı öğretemedim

Sonunda hicranı öğrettin bana

Ben sana sevmeyi öğretemedim

Okuma bittikten sonra:

"Üstadım, işte tam da anlatmak istediğim buydu! Eline, beynine sağlık!"

Turgut Yarkent’in bu güzel güftesini Avni Anıl besteler ve bu güzel eser ortaya çıkar. Bu güzel şarkıya katkısı olanların mekanları cennet olsun.

(Not: Bazı gerçeklerden yola çıkılarak hayali olarak senaryolaştırılmıştır. Gerçeklik payı okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır.)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.