19.01.2022, 13:47

Öncelikli / “Can Alıcı” Sorun Eğitim

Sonuca göre davranma, konuşma, yorum yapma alışkanlığı toplumumuzda çok yaygın. Yaşamın hemen her alanında, özellikle örgün ve yaygın eğitimde bir hastalık durumuna gelen bu görünüm akıl ve bilimi ötelemeye başladı. Yetersiz kimi yetkililerin basiretsizliği, hurafenin önünü açtı, cemaat/tarikat örgütlenmeleri hızla yol almaya, ülke eğitimine damga vurmaya başladı.

       Ortak paydayı, düzlemi belirlemek, kısa-orta-uzun erimde yapılması gerekenleri sıralamak, toplumsal öncelik ve gereksinimleri masaya yatırmak önemli. Bu nedenle “eğitim” sözcüğüne ilişkin çok şey söylemek yerine birkaç tanımı anımsatmakta yarar görüyorum.

    -Eğitim; insanların davranışlarında belli gelişmeler sağlamaya yarayan planlı etkiler sürecidir.

   - Eğitim; insanı, duygusal, zihinsel, bedensel sahip oldukları yeteneklerin belirlenen amaçlar doğrultusunda geliştirmesidir.

    -Eğitim; kişinin yaşadığı toplum içinde değeri olan yetenek, tutum ve diğer davranış biçimlerini geliştirdiği süreçlerin tümü.

   -Eğitim; kişinin birey olma, sorunların üstesinden gelme bilgi/beceri ve davranış yeteneğinin geliştirilme sürecidir.

      Bu tanımlara eklenebilecek bir dizi daha tanım yapılabilir. Ancak hiçbirinde “koşullandırma”, “gütme-güdüleme”, “baskılama”, “engelleme” gibi insan beynini, ilgi ve yeteneğini yok sayan “yöntem” bulunamaz. Örneğin soyut bilgilerin kavranması belirli yaşlara dek çocuklarda zor, dahası olanaksızdır. Anne- babaların ilk sorulara doğru yanıt vermek yerine kendi doğrularını söylemeleri çocuk beyin gelişimini ve ilgi alanını olumsuz etkiler. Bilinmezleri, görünmezleri, soyutları anlatmak, ayıp, sevap, günah ve etik kuralları dikte etmek, cenneti-cehennemi vurgulamak henüz yetişkin olmayanları beyinsel etkinlikte bir sınırlamaya yöneltir. Beraberinde, sırası gelince araştırıp-inceleyip karar verme süreçlerinden uzaklaştırır, kabullenmeye, itirazdan uzak durmaya, boyun eğmeye ve yazgıcılığa yöneltir.

      Ta baştan çocuklarımızı bilinmezliğin, görünmezliğin ve teslimiyetin kucağına yönlendiren, iten/atan anlayış onların geleceğine de ipotek koymuş olmaz mı? Böylesi yetişenler –nasıl yetişmekse- başka güçlerde -ilahlarda- mutluluğu ve kurtuluşu aramazlar mı? Ellerini açıp kutsallarda dua etmekten, yaşamı sorgulama ve üretme/yaratma aşamasına nasıl geçebilirler? Ya da böyle bir beklenti ne derece gerçekçi olacaktır!

     Bilgilenme, öğrenme, sorup-sorgulama dogmalara karşı çıkma süreçleri açılmazsa, işletilmezse geleceğin gençleri/yetişkinleri, yöneticileri yeterince güven verici olabilir mi? Soyutta kalan eğitim süreçleri çocukların/gençlerin yetilerinin gelişimini engeller. Arama, bulma, sorgulama, gerekirse karşı çıkma becerisi gelişmeyince cemaat/tarikat tipi örgütlenmelere, şeyh/şıh gibi kişiliklere –kimi parti başkanları da buna eklenebilir- bağlılık, onların hükümranlığını kayıtsız kabullenme, kendi “hiçliğine sığınma” davranışa dönüşür, “çağdaş kulluk” yaygınlaşır.

     Oysa Cumhuriyet kuruluş felsefesinde ve Aydınlanma/Devrim öngörüsünde olmazsa olmazlar vardır.

  -Ümmet yerine Ulus olmayı becermek!

  -İnsanları kul olmaktan çıkarıp yurttaş ve birey kimliğine ulaşmak/ulaştırmak!

  -Var olanı (kabul edileni) aktarmak –nakil- yerine, akılcı olmayı becermek!

  -Dogmacı, hurafeci olmaktan, eleştirebilen, sorgulayabilen, anlayan-yorumlayan bireyler olmayı becermek.

   (………..)

     Bunları amaçlamayan eğitimin, bilim ve teknikle geliştirilmediği, yaygınlaştırılmadığı, donatılmadığı süreçlerde hurafe ve din adına ortaya çıkmış yapılar alanı doldurur. Eğitim bakanlığı, din işleri, din kültürü, kimi cemaat ve tarikat etkinlikleri/uygulamaları bakanlığına dönüştürülür. Diyanet İşleri Başkanlığı ile vakıf görünümlü kuruluşların Bakanlıkla protokolleri hızlanır, dönüşümde yeni bir aşamaya geçilir. Okul öncesi eğitimin MEB’den DİB’e verme çabaları, eğitimin dinsel dogmalarla, dinsel kurumlarla yönetilip-yürütülmesi medrese anlayışıdır! Orta Çağ anlayışıdır! Feodal toplum anlayışıdır!   Cumhuriyet ve Devrim Yasalarına da karşı çıkarak meydan okuma ve başkaldırıdır da!

       Böylece siyasal İslam’ın önderlik sıfatını taşıyanlar ve kimi devlet yöneticileri “Cumhuriyeti doksan yıllık parantez” diye açıklamaları sadece “hadsizlik” olarak mı nitelendirilmeli? “Kutlu Dava” söylemi neyi amaçlamakta? “Münferit” diye yorumlanan, “meczup” diye nitelenen tutum davranış ve eylemler yaygınlaşıp “meşruiyet” düzlemine adım adım çıkmıyor mu?  Cumhuriyetin mahkemelerinde bu gibi olguların çoğunlukla suçsuz görüldüğü, açılan davaların beraat ile sonuçlandığı ya da yapmacık cezalarla adeta ödüllendirildiğini görmek kanıksanır oldu!

    Dinsel dogmaların ve ritüellerin siyasal ve kamusal yaşamın dışında olması eğitimin ve genel bilimin, nesnel, özgür, yaratıcı olması için zorunludur. Bir başka zorunluluk, eğitimin, laik, demokratik, bilimsel, kamu çıkarlarına uygun, temel eğitimde tamamen parasız, diğer aşamalarda devlet destekli olmasıdır. Ayrıca eğitimciler, Eğitbilimden yeterli payı almış, çağdaş ve teknolojik donatılarla yetişmiş, ülke gereksinimlerini bilen, sürekli kendini yenileyen bir anlayışla, Cumhuriyet ve Aydınlanma ufku geniş, devrimci gelişmelere açık, akıl ve bilimi olmazsa olmaz gören, insan-canlı-doğa sevgisini ötelemeyen, paylaşımcı, toplumcu yaklaşımlarıyla örnek olarak yetişmeli/yetiştirilmelidir.

                                           -Yarınlar güzel olacak-

                 

Yorumlar (0)