04.08.2022, 11:04

“ Öznel Doğruculuk” ve “Yüzleşme”

Eğitim-öğretim ve öğrenim süreci ucu açık, tamamen insan ömrü ile ilgili diye düşünürüm hep. Kuşkusuz sağlık ve özel koşullar, kimi olanaklar bu süreci etkiler. Toplumumuzda yaygın anlayış, konuya “süreç” değil “dönem” olarak bakmak. Böyle olunca ilgili okul ya da kurumları bitirenlerin bir bölümü kendilerini Hindularda olduğu gibi “nirvanaya ulaşmış” hissederler. Oysa, “Eğitim beşikten mezara” sözü, aynı zamanda öğrenme için de geçerli sayılmalı.

Yine karşılıklı etkileşim ve edinimleri kapsayan süreçte her birey, hem öğrenci hem öğretmen konumunda görülmeli. Bu anlamda, “en iyi öğretmen yaşamın kendisidir” sözü bir hayıflanmayı, kaçırılmış bir treni çağrıştırmakta. Sonuçta, yeterince değerlendirilemeyen, dahası boşa giden, yiten bir ömür olarak karşımıza çıkıyor. Bunu en aza indirmek, öğretmen-öğreten konumuna eş olarak öğrenci-öğrenen konumunu birlikte yürütmekten geçiyor.

Toplumda giderek “bilen- öğreten”, “yetişkin- bilgili”, “dolu” kesimle sürekli öğrenci kalan, “bilmeyen” geniş halk kesimlerinin ayrıştırılması yaygınlaşmakta/ yaygınlaştırılmakta. Günlük siyasetten ekonomiye, genel kültürden sanat ve bütünüyle Yazın’a varıncaya dek sınıflandırılan ara kesimler sıkıştırılmaktadır. Duygu ve düşünce üretme özgürlüğünü yeterince kullanamayan özgün beyinlerin önü tıkanmakta. Baskın siyasi polemikler ve gündem belirleyiciler yüzünden birçok samimi-dürüst ve çok da yetenekli gençler/insanlar üretememekte, bin bir zorlukla üretenler ise çoğunlukla toplumla buluşamamakta ya da “atıllaştırılmaktalar”.

Giderek ayrıştırılan, bölünen halk kesimleri “kendi bilenleri” ile “aydınlanmayı” yeğlemeye yöneldiler, zorlandılar. Bir anlamda “hazırcılık”; ama öznelce. Kendisini ait duyumsadığı kişi, çevre, örgüt, dahası parti ile özdeş tutan. “Öznel doğruculuk”; kendi bakışı ve duruşunun “doğru”, ötekilerin “yanlış”ı üzerine kurulan, geliştirilen. Eğitim bilimin, sosyal bilimlerin ve bütünüyle akıl ve bilim ilkelerinin, geleneğinin, birikiminin tersyüz edilmesi. Özellikle eğitimde tehlikeli bir duruma evrilen akıl ve bilim dışılık sınır tanımamakta. Tek tek örneklerle “münferit vaka” açıklamalarına muhatap olmak, bu tartışmaya kilitlenmek ayrı bir düzeysizlik sayılmalı, bundan uzak durulmalı.

Anlatım ve etkileşim yollarının günümüzde gelişmesi egemen anlayışların tutarsızlıklarının yaygınlaşmasına yol açmakta. Yaşamın birlikte kotarılması, güzelleştirilmesi çabası adil olmayan koşullarda biçimlenmekte. Olanakları bol ve “güçlü” kesimler kendi önceliklerini sistemle bütünleyerek ardıllarını dahi biçimleyip, yetiştirmekte. Böylece halkın asli unsurları büyük oranda yetersizlikler içerisinde yaşam savaşımı verirken, haksız kazancın mirasyedileri kendilerini ve geleceklerini “güvence” altına almakta.

Siyaset kültürü ve adabı, geleneği, düzeyi bir yana bırakılıp, yeni bir “jargon”, yeni bir vücut ve siyaset dili ve biçemi –üslup- buna koşut biçimlenmekte. Belli “dükalıklar”ın sesi ya da onlarla bütünleşen anlayışlar parti tabanlarına ve halka “dikte” edilmekte. Özgünlük ve yaratıcılık yolları tıkanmakta. Yetmezcesine tek tek kimi çıkışlar ve “baş göstermeler” kırılmakta susturulmakta. Bu bağlamda siyaset arenası “dönek” ve “hainlerle” dolup taşmakta. Bolca söylenen “birlik-bütünlük”, “özgür irade”, “çoğulculuk” ve nihayet demokratik yapı ve gelenekler –teamüller- sözde kalmakta. Bunları belirleyen irade küçük bir azınlıkta –konseyde- ya da kişide toplanmakta. Böylece katılımcılık, yaratıcılık, özgünlük biçimsellikte kalıp, “mış” gibi yapmak-yaşamak yaygınlaşmakta. Dahası kimi siyasi yapıların disiplin kurulları genel başkanın gölgesi olarak “işlev” görmekte!

Bu aşamada bugünkü yönetimi ve onu temsil eden iradeyi şiddetle ve haklı olarak eleştiren çevrelerin birçoğunun aynı ya da benzer “dükalıklarla” yönetildiğini görmek çok acı ve düşündürücü. “Tek adam” olgusunun hükümet dışı çevrelerde de görülmesi, kurtarıcı aranması, sonrası sürecin de sağlıklı gitmeyeceğini göstermez mi? Ekip çalışmasının ve izlence –program- önceliğinin olmadığı, amaç ve öngörü yoksunluğunun sonuç alamayacağını, dolayısıyla halka ve sorunlarına çözüm getiremeyeceği nasıl anlaşılamaz? Kendince egemen ve “iyi bilenler”in çevresinde konuşlanmak, sorgulamadan piramite tuğla olmak çabası ilgili aidiyete kulluktan öteye götürmez kişiyi.

Oysa tarihi ve toplumları ileri taşıyan, düşünen, sorgulayan, kulluktan birey ve yurttaş olmaya yönelip devrimci bir yapı oluşturabilen öncülerin ve kitlelerin kendilerini göstermeleriyle olasıdır. Bizdeki eğitim-kültür, siyaset alanı, bilim ve akılcılıkla donatılmadığı sürece, yeterliliğin –liyakatın- ve uzmanlığın, akademinin önceliklenmediği bir süreçte yeni “kul” ve “tebaa” görüntüleri/biçimleri iktidar değişse bile karşımıza çıkacaktır. Asıl yüzleşilmesi gereken bu değil mi?

-Yarınlar güzel olacak-

Yorumlar (0)