Ali Osman Aktaş

Ali Osman Aktaş

PANDEMİ ­– II (POLİS BASSA OYUN KİMDE ?)

   Hatırlıyorum da o ilk gençlik yıllarımızın uzun, sıcak yaz aylarının ramazan günlerinde iftar sofralarının hemen sonrasında her akşam arkadaşlarla toplaşarak mahallemizin kahvehanesinde sahura kadar sürecek olan okey, rıfkı ya da maça kızı gibi oyunlar oynardık.

Ama o eski ramazan günlerinde asla da çözemediğim iki garip durum vardı.

Birincisi, benim oturduğum ev mahalle kaavesine (kahvehane demem için bir neden yok düpedüz kaave işte) diğer oyun müptelalarının üçte ikisine göre daha yakındı. Buna göre doğal olarak benim elimi kolumu sallaya sallaya o kaaveye gidip de yer bulup herhangi bir masada oyuna başlayabilmem için hiçbir zorluk nedenim yoktu

Ama nedense böyle olmuyordu bir türlü.

İftarı yapıp da  ailecek en büyük keyif olan yemek sonrası çayını bile beklemeden, sandalye kapayım, masa bulayım hemencecik de oyunuma başlayım diyerek büyük umutlarla koşa koşa o kaaveye gitmeme rağmen nasıl oluyordu da daha iftar ezanının okunmasının üzerinden henüz yarım saat dahi geçmemişken bir tane bile boş sandalye kalmamacasına bütün masalar dolup da bana yer kalmıyordu işte bunu bir türlü havsalam almıyordu.

  Hayır, bilmesem inanmasam; adamlar oruç tutmuyor, hepsi de ezanın okunmasıyla birlikte bir anda maça kızı, yanık ya da altmışaltı masalarını çarçabuk kuruveriyorlar, kareyi oluşturuyorlar diyeceğim ama yok hepsi de oruç tutan, oruçlarına da sımsıkı sarılan kişilerdi. Biliyordum hepsi de evlerinde iftarlarını açıyorlar, Hakk’ın huzurunda da oruçlarını bozuyorlardı. Ama nasıl oluyordu da elli yaşlarındaki çoluk çocuk sahibi adamlar bile benden daha önce o kaaveye gelip de masaya kuruluveriyorlar işte bunu bir türlü anlayamıyordum.

Yıllar yılı, memlekette olduğum zamanlar içerisinde bunu çözmeye çalışmakla geçmişti bütün ramazan aylarım.

   Bir diğer garibime giden şey ise dinimizin bu en kutsal ayında ne gariptir ki tüm ülke kıraathanelerinde ya da salonlarında olduğu gibi bizim mahalle kaavesinde de paralı kumar diğer aylara göre inanılmaz derecede artışa geçer; geç saatlere kadar da o  kumarın akla hayale gelmeyecek çeşitleri seksen metrekarelik o dar alanda sigaradan dolayı yerden iki metre yukarıda oluşmuş duman bulutunun altından onlarca kişinin ses, şamata ve masa gürültüleri arasında oynanırdı.

  Yani irade, sebat ve sevap üçgeninde kendilerini ruzu mahşere adayan kişilerce dinimizin bu en büyük günahlarından biri sayılan kumar; polisten gizli olarak ayrıca böylesine kutsal bir ayda nasıl bu kadar da fütursuzca oynanabiliyordu, bunu da bir türlü anlayamazdım…Neyse ki bunları fazlaca kafaya takmayarak “Ulan mahallenin büyüklerinden daha mı iyi bileceksin, onlar oynuyor sen niye oynamıyorsun.” diyerek genelde yaşıtımız olan arkadaşlarla hemen eşli ya da tekli okey masasını kurar, sahura kadar da sürecek olan o kumarı döndürmeye çalışırdık.

  Kumarda çok şanssız ( L ) olduğum için genelde masaya gelen, konan şeylerin hesabına oynadığımız okeyde, eşli olmaktan hep kaçardım ki “Ben her zaman yanıyorum bari benimle eş olan çocukcağızı da yakmayayım diyerek.” tekli oynamaya çalışırdım.

İşte o anlarda kullandığımız bir deyim vardı: “Polis bassa oyun kimde” diye.

Bu bir deyimden öte geçerliliği ispatlanmış, kabul edilmiş bir kuraldı.

Oyun içerisinde devamlı bu soru sorulur, kim gerideyse polisin basma ihtimaline karşılık daha bir konsantre ve iştiyakle oyuna sarılınır, bir an önce de oyundaki avantaj kapılmaya çalışılırdı.

Genellikle ramazan aylarında kumarın daha çok döndürüldüğünü bilen emniyet de olur olmaz saatlerde kumar oynatılan kaavelere baskın yaparak paralarını masanın üstünde keklik gibi tutanları anında yakalar,  derhal bütün oyunları da sonlandırırlardı. 

O anda kim, oyunda nasıl ve ne durumda olursa olsun, oyun mecburen bitirilir, en geride kim ya da en çok ceza yiyen kimse oyun da ona kalmış sayılır, o da masadaki hesabı gücenmeden, gocunmadan gidip de kasaya kuzu kuzu öderdi.O yüzden bir deyimdi, şifreydi, eğlence ya da matrak geçme hâliydi: “Polis bassa oyun sende.” demek…

Korona bastı, oyunlar da kapandı.

Tüm ligler tatile girdi.  Ne zaman bir daha başlayacağı da belli değil…

Benim haftalar öncesinden yazdığım PANDEMİ  adlı yazının üzerinden tam bir buçuk ay geçmiş. O zamanki insan kaybı tüm dünyada on yedi binken şimdi iki yüz elli bini aşmış durumda.

Küresel ölçekte bir baskındı ve bütün ligler durdurulmuş, ötelenmiş ya da bilinmezliğe doğru bütün ülke ligleri fırlatılıp atılmıştı.

Spor, medya ve siyaset dünyasından birçok kişinin test sonucunun pozitif çıkmasıyla tüm dünya karamsar bir hâl almış, geleceğin neler getireceği hakkında en yetkili kişiler ya da bilim insanları tarafından herhangi bir şekilde en ufak bir açıklama dahi yapılmıyordu.

Ama bu kişilerce de kabul edilebilen ve devamlı tekrarlanan bir söz vardı: İkinci, üçüncü ya da dördüncü dalgalara hazır olun!..

Özellikle Türkiye’de bu dönemin başında Galatasaray Spor Kulübünden Fatih Terim ve Abdürrahim Albayrak’ın Covid-19 teşhisiyle karantinaya alınmaları ve sonradan tanıdık birçok simanın da aynı akıbete uğraması, işte o son iki haftada seyircisiz oynanan müsabakaların, etik ve insan hakları açısından ne derece önemli olduğu bizzat bu kişilerce sorgulandı, sorgulatıldı.

Söz konusu kişiler, kupanın insan sağlığından önemli olmadığını, can güvenliğinin her türlü yüksek derecedeki kazanımlardan daha değerli olduğu gibi birçok ulvi sözü (!) her türlü sosyal iletişim kanallarını kullanarak üstüne basa basa kitlelere izah etmeye çalıştılar.Daha sonraki süreç içerisinde dünya tüm olanaklarını kullanarak bu karabasanla uğraşırken Türkiye’de de siyasal ve ekonomik olarak birçok önlem gecikmeli de olsa alınmaya çalışılıyordu.

Her şey belli bir zamandan sonra yerine oturabilirdi, süreklilik de sağlanılabilinirdi. Ama süreli ve belli bir tarih içeren sportif birçok etkinlik bu süreçten de en avantajlı biçimde nasıl etkilenmeden çıkabilecekti; işte sorun da oydu.

Zaman hızla eriyordu ve nisan ayı da bitip mayıs ayının içlerine doğru ilerleniyordu.

Vakit yoktu ve bu zamanlarda normal süreç içerisinde birçok ülkenin ligleri çoktan bitmişti bile.

Özellikle şampiyonlar ligi ve UEFA Kupası’na katılacak takımların belirlenmesi ve liglerinden bir üst lige yükselecek ya da kümeye düşecek takımların tespit edilmesi elzemdi. Ama dünyayı da Covid-19 namıyla korona basmıştı bir kere.

Ya eller kapatılacak herkes kaderine razı olup hesabı ödeyecekti.

Ya da ligler uzun bir tatilden sonra normalleşme sürecine girilmesiyle tekrar eski usulde devam edecekti.

Ama normalleşme sürecinin tarihi bile belirlenemezken liglerin nasıl bitirileceği konusu da bir türlü çözüme ulaşamıyordu.

Bu süreç içerisinde Covid-19’u yenebilen şahıslar bu sefer “Ligler oynatılsın, kalan maçlar da bir şekilde bitirilsin.” demeye başladılar.

Daha da ileriye gidip lig şampiyonunu belirlemek amacıyla sıralamadaki ilk sekiz takımın katılacağı play off sisteminin dahi uygulanabilmesi gibi dahiyane fikirler bile üretmeye başladılar.Daha birçok teklif ve öneri de öne sürüldü.

Fakat unuttukları bir şey vardı: Bir kere Covid-19 dünyayı basmıştı ve masadaki bütün eller havadaydı.

Ne zaman ineceği de belli değildi…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.