Ömer Turan - Sözcüklerin Dili

Ömer Turan - Sözcüklerin Dili

PARMAĞIN UCUNDAKİ

PARMAĞIN UCUNDAKİ

-Kısa Öykü-

 

     Yüz on üç gündür buradayım. Nefret dolu olduğumu düşünebilirsiniz ya da cesaretimin kırıldığını, bütün iyi niyetlerimin gövdemden sızarak değersizleştiğini de. Son günlerde bir mızrak gibi saplanıp sürekli boynumu oymakla meşgul olan o serseri ağrıdan başka hiçbir yakınmam yok, inanın bana. Ayrıca onun da çaresini buldum, ağrıyan bölgeye hafif hafif basınçlarla dört parmak masajı uygulayıp yarım saat kadar kıpırtısız yatıyorum. Geri dönünceye değin biraz olsun rahatlatıyorum boynumu böylelikle. Dedim ya, yakınmıyorum çünkü yakınmayı kabullenmek de bir çeşit huzursuzluk halidir ve bu huzursuzluk, günden güne insanın özgür ruhunu kemirerek yoksullaştırır. Geriye köleleşmiş bedenler kalır. Nereden geliyor aklınıza bilmiyorum ama üretimsizlik sorunlarıyla itiş kakış içinde olduğum yolundaki düşünceleriniz olsa olsa bir şehir efsanesidir. Hem sözünü ettiklerinizin ağırlığı altında yaşasam bunun ancak bana zararı olur, hele de böyle bir yerde…

 

     Buradaki elli üçüncü günümdü. Arif’in bir daha dönmemek üzere trenle kasabadan ayrılışının geride bıraktığı kuşkuların, dedikoduların; pencerelerden evlere, evlerden kahvelere ve çarşıdaki insan kalabalığına karışıp ortalığa saldığı onca soru şöylece dursun masanın üzerinde, dedim. Nermin, bu ani gidişe susuyordu sürekli, bütün suçun kendisinde olduğunu benimsemiş gibi görünüyor olsa da ömrünü tamamlamamış bir aşkı yüzüstü bırakıp gitmek de neyin nesiydi? Nermin’in sorularını yeleğimin sol cebine sıkıştırdım. Ya Servet hanımın durumunu! Oğlunun bavula sığmayan giysilerini dolaba kaldırırken odayı sahiplenen o koca kederi nereye koymuştum sahi? Hepsi bir tarafa, beni en çok yolculuk boyunca Arif’in içsel çatışmalarındaki çok boyutluluk ve yer yer kendisiyle de zıtlaşan duygu gerginlikleri yormuştu. Defalarca kurguladım ve sildim. Arada unuttuklarım da oldu tabii. Romanın en zor yeriydi bu bölüm, daha sonraki güne bırakılmayacak kadar da önemli. Yoksa..! Boynuma ilk kez o gün saplanan serseri ağrıya aldırış etmeden devam ettim ezberlerime…

 

     Buradaki üçüncü günümdü. Beni nasıl bir geleceğin beklediğini bilmiyordum, kime emanet edilmiştim ve niye tiksinir gibi bakıyordu yüzüme herkes? Ben kimseyi öldürmedim, dedim. Ben hırsızlık da yapmadım. Ben hep yazdım; romanlar, öyküler yazdım, dedim onlara. Arkamdan; “Sana kalem yasak” diye bağırdılar dolu bir ağızla. İşte o an, düşmanıma besleyeceğim nefret duygusunun, aslında onun karşısında beni daha da küçültebileceği gerçeğiyle yüzleştim. Kalem, insanlığın en büyük buluşu olabilir doğru ama ya hafıza, insanın sahip olduğu en geniş bilgi depolama kutusu değil midir? Dışarıdayken kurgusunu bitirdiğim romanımı hiç vakit kaybetmeden yazmaya başlayabilirdim öyleyse. İşaret parmağımı masanın üzerinde kalem gibi kullanarak ilk cümleyi yazdım, geri çekilip ezberleyene kadar tekrar ettim içimden. İkinci cümle, bir sonraki, ilk paragraf, birinci bölüm… Depolama kutum günden güne bu romanın hayali sayfalarıyla genişleyip büyüyordu…

 

     Son gecem. Romanımı bu sabah erkenden bitirdim, mahkeme öncesi de bir solukta üzerinden geçtim çabucak, virgülüne kadar bütün ayrıntılar ezberimdeydi artık. Dışarı çıkınca yapmam gereken tek şey, yayınevime gidip kafamdakileri Selim’e yazdırmak olacaktı. İki askerin arasında son duruşmama girerken kışkırtıcı bir sırrı üzerimde taşımış olmanın gizli mutluluğunu yaşıyordum. Ne zaman ki “karar” sözcüğü mahkeme salonunun dört duvarını yalayarak boynumdaki ağrıya saplandı, ancak o an fark edebildim benden başka herkesin ayağa kalktığını. Hâkim hiç konuşmadı, dişlerini sıktı ve elindeki kalemi büyük bir gürültüyle ikiye böldü…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.