02.08.2022, 10:19

Sevemez Kimse Seni

Annem, Maçka’daki evin bahçesinde oturup sohbet ettiğimizde keyifliyse ki genelde keyifliydi, sohbetimiz arasında sevmekle ilgili bir şey geçse bu şarkıyı muhakkak söylerdi. Annem son on iki yılını Alzaymır (Alzheimer) hastası olarak geçirdi. Hastalanmadan önce söylediği şarkıları hastalığında da sonuna kadar söylerdi. Ne hikmetse şarkıları unutmazdı!

Çarşı grubunun bir yandan söylerken bir yandan tempo tuttuğu, dinlemekten de söylemekten de keyif aldığım ve marş olarak uyarlanan güzel şarkılardan bir tanesidir. Ancak Çarşı'nın marş olarak uyarlamasını annem ne yazık ki dinleyemedi. Buram buram ego kokan bu şarkının şimdi size hikayesini anlatayım.

Yıl 1965 ... Genç ve güzel bir kız üniversite de de mimarlık okuyordu. Ekonomik durumu çok iyi olanların tercih ettiği bir üniversiteydi. Çoğu öğrenci aşırı derecede kendini beğenen, büyüklük ya da üstünlük hissine sahip, başkalarının içinde bulunduğu duyguları anlamama yapısına sahip öğrencilerdi. O yıllar üniversitede okuma oranı düşük ve okumak da zordu.

Çok alımlı ve asil bir görünüşe sahip bu kız, üniversitenin ekonomik olarak en düşük gelirine sahipti. Onlara ayak uydurmaya çalışıyordu. Yıllar geçtikçe onlarla yarışır hale gelmişti. Kibir ve kurallara uymamayı üstünlükmüş gibi gösteriyordu ve bunun başkaları tarafından da desteklenmesini istiyordu.

Artık dünyadaki her şeyin kendisi için yaratıldığını düşünmeye başlamıştı. Hep başkaları tarafından desteklenmeyi ister ve karşısındaki tarafından sevilmeyi beklerdi. Büyüklük hezeyanına kapılmış, kendisinde olmayan ve gerçekle uyuşmayan üstün özellikleri kendisine yakıştırmaya başlamıştı.

Bu öğretim görevlilerinin gözünden kaçmamıştı. Derslerinin iyi olmasının yanında, davranışları aynı derecede kötüye gidiyordu. Hocalarının düşüncesi

şaşırtıcı bir psikolojik sorunu olduğuydu. Onu ilk yıllarından beri destekleyen ve derslerindeki masrafları için kaynak bulan hocası artık bir şey yapması gerektiğine karar vererek onu doktora götürmeye ikna etti.

Doktor, hocanın arkadaşıydı. Doktor, kızla hastanedeki odasında uzun süren konuşma sonucunda hastalığının teşhisini koymuştu. Kızı odadan çıkararak hocayı içeri aldı.

"Hocam, teşhisini koydum."

"Çok sevindim. Nedir bu kızımızın hastalığı?"

"Megalomani!"

"Bu nasıl bir hastalık hocam?"

"Hocam, megalomani kişinin nitelikleri, yetenekleri ve yaşantısıyla ilgili olarak mantıksız inançlara sahip olmasıdır."

"Doktor, nasıl bir sorun bu?"

"Bu sorun hiçbir şekilde gerçekle ilgisi olmayan, farklı neden sonuç ilişkileri kuran kişilerin üstün yetenekler taşıdıklarına inanmalarıdır. Kendisinin farklı özelliklerden dolayı diğer kişilerden üstün olduğunu düşünür ve bunu kabullenir. Bunun insan psikolojisinin en karışık durumlarından biri olduğu söylenebilir."

"Hocam, nasıl bir kişilik yapısında oluyorlar?"

"Bu kişiler narsistik kişilik yapısında olurlar. Bebeklik döneminde gösterilen davranışlar çevre tarafından, özellikle anne ve baba tarafından hoş karşılanabilir. Yetişkinlik döneminde narsistik kişilikle birlikte gelişen megalomaniyle birlikte sorunlar yaşanmasına sebep olur. Kızımızda bu aşırıya henüz erişmemiş. Onu serviste yatırıp tedavi etmesek ileride tedavisi zor olur."

Kızı odaya çağırarak ona her şeyi açık bir şekilde anlatırlar ve tedaviye ikna ederler. Ardından hemen serviste tedaviye alırlar. Tedavisini bu hastalığa bakan doktora verirler. Doktor tedavisini eksiksiz alması için onunla özel ilgilenir. Çok konuşacakları ortak nokta bulurlar. Zamanla konuşmalarını kendi meslekleriyle de ilgili tartışmalara kadar getirirler.

Doktorun düşünceleri de yavaş yavaş değişmiş, onun zekasına hayran kalmıştı. Çok akıllı ve çözüm üretmesi, servisin planlamasını bile değiştirmişti. Hızlı bir şekilde iyileşiyordu; ancak doktora da aşık olmuştu. Bunu hocası ziyaretine geldiğinde ona anlatıyor ve mutluluğunu onunla paylaşıyordu. Hoca cevap vermeden onu dakikalarca dinliyordu.

Hoca, bunu arkadaşı olan doktorla paylaşmak istediği için odasına gitti. Kapıyı açınca içeride misafiri olduğunu gördü. Özür dileyip çıkacaktı ki hoca:

"Hocam lütfen buyurun gelin, bize katılın!" dedi.

İçeri girdi ve koltuğa oturdu. Hoca misafirini samimi arkadaşı olarak tanıttı. Yarım saat sohbetten sonra:

"Hocam, hastamız gayet iyi; yakında taburcu olur."

"Ben de onun için gelmiştim. Bana anlattığı bir konuyu sizinle konuşmak isterim!" dedi çekinerek.

"Tabii buyurun, misafir sorun değil! Hasta adını söylemeden konuşalım."

Kızın ona anlattıklarını anlatmaya başladı. Öğrencisinin ona bakan doktoruna aşık olduğunu, doktoru kendisinden başkasının daha çok sevemeyeceğini, onu sevmesinden dolayı dünyada yaşadığını, her gün onu düşündüğünü ve her an onunla yaşadığını, onu kaybetmekten korktuğunu anlattı. Hocanın yanındaki misafir:

"Hocam, siz konuşmanıza devam edin; ben yine uğrarım!" deyip izin alıp odadan ayrıldı. Onlar konuşmalarına devam ettiler. Odadan ayrılan misafir aceleyle ve mırıldanarak hastaneden çıkıp karşısına gelen ilk büfeye uğrayıp bir gazete aldı. Cebinden kalemini çıkarıp gazetenin kenarına şu mısraları yazdı:

Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar

Sevgilim sen olmazsan bu dünya neye yarar

Her gün seni düşünür, her an seni yaşarım

Seni sevmekten değil, kaybetmekten korkarım

Bir gün beni unutup başkalarına bakma

Birazcık sevgin varsa beni yalnız bırakma

Her gün seni düşünür, her an seni yaşarım

Seni sevmekten değil, kaybetmekten korkarım

Hocanın odasından aceleyle çıkan söz yazarı ve bestekar Suat Sayın’dı. Türk Sanat Müziği'ne çok büyük katkıları olan üretken insan, mekanın cennet olsun.

Yorumlar (0)