04.12.2021, 10:00

ŞİİR EKSPRESİ

YIL :16 / SAYI: 776

TRABZON’DAN ÖYKÜSEL PORTRELER-49

İddia!

Yıl 1960;

Trabzon-Arsin-Çubuklu’da Zeliha ve Mehmet çiftinin 7’si kız, 10 çocuğunun 9.su olarak doğar.

Köyündeki ilkokul öğretmeni, kız çocuklarına erkek, erkek çocuklarına kız isimlerinden lakap takan eski bir futbolcu ve hakem olan Erdoğan Kırıcı’dır. Neşeli, içi içine sığmayan bu afacan öğrencisine de “Tin-tin Ayşe” diye seslenir.

İlkokul bittikten sonra Trabzon’a taşınırlar. Sotka, Erdoğdu, Havaalanı, Pelitli, Zeytinlik gibi birçok mahallede otururlar ve neredeyse tüm Trabzonlularla tanış olurlar.

Yaşam felsefesi ve ilkelerini oluşturmasında ağabeyi ile Cumhuriyet Ortaokulundaki Türkçe öğretmeni Haydar Tuncer’in izleri olduğunu söyler.

Trabzon Lisesindeyken gençlik ateşiyle boykotlara, yürüyüşlere, protestolara katılır. 12 Eylül darbesi öncesi bırakın Trabzon’u ve Türkiye’yi; dünyayı siyasetle kurtaracaklarına inanır.

Bir yandan da spor aşkı ve elbette Trabzonspor sevdası nedeniyle derslerden kaytarmaya başlar. Sınıfta kalır.

            Profesyonel kalecilik hevesiyle sokak aralarında, Sotka sahilinde, Yavuz Selim’de, taş ve toprak zeminlerde; o direk dibinden bu direk dibine uçup durur. Ama babasının futboldan nefret ediyor olması nedeniyle hiçbir zaman lisanslı sporcu olamaz. Basketbol, voleybol ve hentbol sporlarına ilgi duyar. Erdoğdu ve İdmangücü’nün komple sporcularından biri olur.

Sınıfta kalınca Fatih Lisesi’ne geçiş yapar.  Ama elinden basketbol topu düşmeyince soluğu Akşam Ticaret Lisesinde alır. Tam kendini derslere vermişken, 12 Eylül darbesinin nefesini ensesinde hisseder. Bir süre Boztepe’de bir dönemler ABD askerlerinin bowling salonu olarak kullandığı binada, gözetim altında misafir(!) edilir. Herhangi bir suça karışmadığı tespit edilince salıverilir.

Askerlik sonrası 40 yıldır büyük bir aşkla yaptığı mesleğine 1983’te Karadeniz Gazetesinde başlar. Toplumun doğruları bilme hakkı olduğunu bilerek hareket eder. Kısa zamanda kabul görür ve üç yıl sonra gazetenin spor müdürlüğü görevine getirilir.

Güçlü insanları karşısına alır, inandığı doğrularla hareket eder, gazete sahibinin sabrını taşırır ve 5. çalışma yılında kovulur. Ardından aralıklarla 17 yıl süren Hürriyet Haber Ajansı macerası başlar. Sonrasında Trabzon Olay, Günebakış, Ekspres, SonNokta gazetelerindeki görevleri ve diğerleri gelir.

Bu öykü kahramanımız;

köydeki çok sevdiği evi yandığında göz yaşlarını içine akıtan,

hiçbir zaman haber kaynaklarını ifşa etmeyen,

dürüst gazeteciliğinden ödün vermeyen,

kovulmayı beklemeden olmaması gereken yerden kendisi ayrılan,

hep takım elbiseli,

hep kravatlı, hep dik duran…

yokluğunda Ganita’yı üzen,

herkesin tanıdığı ve herkesi tanıyan,

Trabzon’un duayen gazetecilerinden; ADNAN SUNGUR

Bir dönem Antalya’da yayın yapan Akdeniz Atılım Gazetesi’nin spor müdürlüğü görevini üstlenir. Her gittiği yerde tanındığıyla gurur duyan arkadaşımızın bu özelliği iddialara konu olur.

Hani Vatikan’da Papa ile Temel’i yan yana gören Japon’un “Yahu! Bu bizim Temel’de yanındaki kim acaba, tanıyamadım?” diye sorar ya durum tam da böyledir.

Trabzon yoğun göç veren illerin başında yer aldığını, bu nedenle dünyanın neresine giderseniz gidin mutlaka tanıdığınız bir simayla karşılaşma şansınızın çok yüksek olduğunu savunur ve arkadaşlarıyla her yerde mutlaka bir tanıdıkla karşılaşacağı konusunda iddialaşır.

Antalya’ya gitmiş ve yeni çevre edinmeye başlamıştır. Bir kahvehanede oyun oynamak için toplanırlar. Polis kontrolüne yakalanırlar, kimlikleri istenir. Masalarına gelen polise kimliğini uzatmak istemeyen bir gazeteci arkadaşı polise; “Önce siz kimliğinizi çıkarın, sonra kamera şakasına kurban gitmeyelim” diye ayak diretir. Sivil polis, rahatsız olsa da kimliğini gösterir.

Arkadaşı da kimliğini verir ve “Başbakanlık Basın Yayın ve Anadolu Ajansı” diye bir unvanı eklemeyi de unutmaz. Ama polis memuru kendi kimliğinin görülmek istemesine içerlemiştir ve işi yokuşa sürer. Arkadaşına gereksiz sorular sorarken içeri Asayiş Şube Müdürü girer. İçeride Adnan Sungur’u görünce şaşkınlığını gizleyemez ve “Senin burada ne işin var?” diye sorar. Müdür, Trabzon Avni Aker’de görevdeyken tanıştığı bir polistir. Kucaklaşırlar, kimlikleri geri verilir, herkes şaşkındır.

Trabzon Amatör Fenerbahçe kulübünün eski başkanı olan Erol Özkarabekir; kabadayı bir kişiliktir. Antalya’ya yerleşmiş ve Trabzon Derneği’nin de başkanlığını yapıyordu. Konya Altı’nda, Basın Plajının işletmecisi Mustafa Noyan’da Trabzonludur ve uzun yıllar önce Antalya’ya yerleşmiştir.

Bir gün Erol Özkarabekir ardında üç otomobil dolusu adamla plaja gelir. Arkadaşlarıyla sohbet etmekte olan Adnan Sungur’u görür, masalarına gider. Ayaküstü sohbet ederken, “Kürt mafyası bizim Mustafa’yı rahatsız ediyormuş. Haber verdiler, geldik ama kaybolmuşlar. Kulaklarını çekecektik” diye anlatırken, bir yandan da “Bak Adnan, burada başın sıkıştığı anda beni nerede bulacağını biliyorsun. Hiç çekinme, her türlü yardıma hazırım” sözleriyle de etrafa Adnan’ı sahiplendiği hissini veriyordu.

Masanın etrafından uzaklaştıklarında arkadaşları, “Bu nasıl iş ya, yeraltı dünyasından polis teşkilatına kadar herkesi tanıyorsun?” diye şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı.

Anadolu Ajansı’nda çalışan arkadaşı Mustafa Abadan’ın kayın pederi eski bir generaldir. Aynı zamanda CHP’den de senatör olmuş ve artık emekliliğini yaşamaktadır. Mustafa’da Orduevi kartı vardır. Tabii ki arkadaşınızın kartı olsa bile birlikte girme şansınız yoktur. Mustafa Abadan, Adnan’a sürekli bu orduevinde birlikte sohbet etmeyi, birkaç kadeh içmeyi önerir.  Adnan ise kapıdan dönmeyi onuruna yediremeyeceğini söyler. Arkadaşı ise, “Nasıl uyanık biri olduğumu biliyorsun. İçeri girmeni sağlarım, merak etme” diye diretir.

Bir akşam arkadaşının otomobiliyle gezerlerken, Adnan’ın itirazınıdinlemez, direksiyonu orduevinin otoparkına kırar. Arabasını park etmeye hazırlanırken Adnan iner. Yürümeye başladığında nöbetçi kulübesinden çıkan asker kendisine doğru koşmaya başlar.

“Hoş geldin Adnan abi, hangi rüzgâr attı seni böyle?” diye sorar.

“Abi ben Trabzonspor taraftarlar derneğindenim. Çavuşum ve orduevindeki askerlerden sorumluyum” der. Bu arada arabayı park eden arkadaşı da gelir.

Asker, “Adnan abi, orduevi sana serbest, arkadaşını da senin hatırına içeri alayım. Ben 6 ay daha buradayım, istediğin zaman gel, başımın üstünde yerin var” dediğinde arkadaşı küçük dilini yutacak gibi olur. “Ya bir yerde sana hava atmak istedim, orada da asker tanıdığın çıktı. Sen ne ayaksın kardeşim!” demekten kendini alamaz ve bu olayı günlerce ortak arkadaşlarına anlatarak ne kadar hayıflanır.

Bir akşam Antalya Marina’dadır. Birasını söyler. Biraz sonra Kara Kuvvetlerine ait bir makam aracı yaklaşır. İçinden genç bir asker iner. Adnan’ı görür ve şaşkın şaşkın bakar, “Adnan abi, gözlerime inanamıyorum” der ve sarılır. Uzakdoğu sporlarıyla uğraşan, siyah kuşak ikinci Dan sahibi olan ve zaman zaman arkadaşı Murat Alhan’ı ziyaret için Doğan Haber Ajansı ofisine gelen genç bir sporcudur. Askerdir, Kara Kuvvetleri komutanının denetlemesi olduğunu, kendisinin de ona hem makam şoförlüğü hem de korumalık yaptığını söyler. İki saat izinli olduğunu söyler. Sohbetten sonra Adnan Sungur’u gazeteye bırakmak ister. Makam aracına binmenin doğru olmadığını söylese de gazeteci arkadaşlarına bir muziplik yapmak için teklifi kabul eder.

Arabaya biner arka koltuğa yerleşir. Cemiyette kodu 61-10’dur. Gazetenin merkezini arar. “61-10 merkezi arıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı gazetemize ziyarete geliyor. Lütfen gerekli tertibat alınsın” der.

Merkez buna inanmak istemese de ısrar eder. Gazetenin önüne geldiğinde genel müdürden, çaycıya kadar herkes “hoş geldin” sırasına dizilmiştir. Genç asker, araçtan iner ve koşarak arka kapıyı açar. Arabadan Adnan Sungur indiğinde gazete çalışanlarının tümü şok olur. Ama sonra kahkahalar birbirine karışır.

Çok geniş bir çevreye sahip olması efsane halini almıştır. Çağlayan Sueli isimli İzmirli bir arkadaşı gazeteden ayrılır ve İzmir’e yerleşir. Burada “01” isimli bir televizyon kanalında çalışmaktadır. Adnan’dan İzmir’e gelip, birkaç gün misafiri olmasını ister.

Tabii bu arada Antalya’daki arkadaşlarına; “Bakalım, İzmir’de ne yapacak? Burada tanıdığı çıkmayınca ve benim çevremde kaybolunca havası da sönecek” der. Adnan Sungur İzmir’e gider. Arkadaşı işyerinde montaj yapmaktadır, iş çıkışını beklemeye karar verir. Televizyon binasının altındaki çay bahçesinde buluşmaya karar verirler. Biraz gezindikten sonra çay bahçesine gelir ve kendine bir hamburger söyler.

Hamburgerini yerken kapının önünde 18 yaşlarında yoksulluğu belli olan bir gençle göz göze gelir. Çocuğu çağırır. Yanına oturtur konuşmaya başlarlar. Ona da hamburger ve kola söyler. Kısa zamanda hamburger bitince bir tane daha söyler. Genç çocuk giderken teşekkür edip elini öpmek istese de izin vermez.

Biraz sonra mesaisi biten arkadaşı gelir. Kestirme yoldan Kordon’a gitmeyi düşünürler. Hava kararmaya başlamıştır. Bir anda yollarını yaşları yaklaşık 15-17 arası 10-15 genç keser. Her hallerinden balici olduğu belli olan gençler para istemeye başlarlar. Arkadaşı; Çağlayan, “Şimdi ayvayı yedik, nereden tercih ettik bu yolu” diye kendi kendine hayıflanır. Adnan Sungur, sert tavır takınıp onları uzaklaştırmaya çalışsa da şık giyimi nedeniyle çok paralı görüntü verdiğinden başarılı olamaz.

Her an bıçaklanma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Gençlerin ısrarı karşısında sinirler gerilmeye başlamıştı ki, birinin koşarak yanlarına geldiğini görürler.Kalabalığı yarıp gelen genç kalabalığın karşısına geçer ve “Adnan ağabeyi rahatsız etmeyin. Defolun buradan.” diye bağırır. Gençler çil yavrusu gibi dağıldılar.

Bu kişi, az önce hamburger ısmarladığı gençten başkası değildir. “Adnan abi özür dilerim. Bunlar benim çetem. Seni rahatsız ettiler ama bir daha yanına yaklaşamazlar” der.

 Adnan’ın arkadaşı Çağlayan şoktadır. “Ya kardeşim, ne ara tinerciyle arkadaş oldun, nereden tanıyor seni?” diye söylenir.

Kordon’a inerler, köşe başında bir derici mağazasının önünden bir kişi, “Adnan Sungurrrr” diye bağırmaya başlar. Bu bağıran da Trabzonsporlu eski futbolcu Soner Boz’un amca oğlu Sinan’dır.

Çağlayan, iyice kızmaya başlar. Restoranların olduğu caddeden yürürken, “Burada birkaç tanıdık göreyim de rezil olmaktan kurtulayım” diye düşünürken, Farozlu bir aileyle karşılaşırlar. Arkadaşı deliye döner, gördüklerine inanamaz. “Arka tarafta güzel bir lokanta var, gidip bir şeyler yiyelim bari.” der.

Önlerinde kızları ve köpekleriyle bir aileyürümektedir. Adnan, yanlarından geçerken, eğilip köpeği sever. Köpek üzerine atlar ve oynamayı sürdürür. Köpeğin sahibi olan kadın, “Hayret bir şey! Köpeğimiz çok iyi tanımadığı hiç kimseye yakınlık göstermez. Sanki yıllardır tanışıyormuşsunuz gibi sevdi sizi” diye şaşkınlığını dile getirir.

Çağlayan ise, “Ya Adnan, yeter. İnsanları anladık tamam da bu köpek de neyin nesi? Onunla ne zaman arkadaş oldun kardeşim?” demekten kendini alamaz.

Bu yaşadıklarını Antalya’da ortak arkadaşları kimler varsa, hepsine telefonla anlatır. Bunlardan biri de Çanakkale’de çalışmaya başlayan eski mesai arkadaşları Güngör Yıldız’dır. Güngör, Çağlayan’a; Adnan’ı Çanakkale’ye davet edeceğini, orada kimseyi tanıma şansının olmayacağını, havasının Çanakkale’de sökmeyeceğini söyler. Davetini de yapar.

Daveti kabul eden Adnan Sungur, otobüs yolculuğu ile Çanakkale terminaline varır. Güngör, kendisini karşılar ve valizini alır. Terminalden uzaklaşmaya başlamışlardı ki Çanakkale Boğazı’na doğru giden ve çarşı izninden dönen askerlerden biri Adnan’a doğru koşarak “Adnan Abi, Adnan abi” diye bağırır.

Arkadaşı Güngör şok geçirmektedir. Az sonra valizi yere fırlatır; “Ya yeter be! 20 metre yürümeden hemen tanıdık mı çıkar? Seni kızdırmayı düşündüğüm planım daha 1. dakikada çöktü” diye isyan eder. Adnan ise kahkahalar atar. Bağırarak koşan ve hasretle sarılan asker ise Trabzonsporlu bir taraftarından başkası değildir.

O akşamki sohbetten sonra, ertesi sabah Güngör’ün eşi kahvaltı hazırlarken, taze ekmek almak için fırına giderler. Fırın köhne bir ara sokaktadır. Fırına varmak üzereyken, karşıdan biri “Vayyyy Kardeşim” diyerek Adnan’a sarılır. Bu kişi de Çanakkale’de beden eğitimi öğretmenliği yapan, Yalıspor hentbol takımının eski kalecisi İsmail Güney’den başkası değildir. Artık Güngör de pes etmiştir.

Ve artık Çanakkale’den Trabzon’a döner. Uzun bir aradan sonra yeniden Doğan Haber Ajansı’nda çalışmaya başlar. Arkadaşları, Ali isimli bir kişinin telefonda olduğunu ve kendisiyle görüşmek istediğini söyler. Telefon bağlanır. Arayan Antalya’daki mesai arkadaşlarından Ali Ergöçmez’dir. Çevresininkalabalık oluşuna şahit olan biridir ve anlatmaya başlar.

“Ya abi, sen bu kadar çevreyi nasıl yapmışsın inan anlayamadım. Şu anda İstanbul’dayım. Yeni bir site kuruluyor. Merkeze göre dağ başı diyebilirim. Koca sitede yeni bir tane market açıldı. Markete ekmek almaya indim. Bilirsin gevezeliği severim. Gazeteci olduğumu söyledim, market sahibine sorular sormaya başladım. Bana hemen, senin ismini söyledi ve ‘tanır mısın?’ dedi. Ya şok oldum. Trabzon’dan ilkokul arkadaşınmış. Böyle bir şey olamaz abi. Dağ başında bir market ve o da senin sınıf arkadaşın.”

Ali Ergöçmez’e, “Kardeşim hani Japon’un tanıyamadığı Papa var ya Papa işte onun yanında Japon’un bile tanıdığı Temel benim işte!” der ve birlikte kahkahayı basarlar.

Hazırlayan ve Sunan: Mehmet Kuvvet

Kaynak: Adnan Sungur Söyleşisi

Yorumlar (0)