21.01.2022, 10:34

Sınıfa Sığmayan Öğretmenlik

Köy enstitülü babam, öğretmenliği büyük bir yurt ülküsü olarak görürdü. Bu nedenle bu ülküyü yerine getirmenin yeri olarak yalnızca sınıfını görmezdi. Onun için yaşamın her alanı bir sınıf ve eğitim yeriydi. Eğitimin yeri ve zamanı olamazdı. Öğrenme; her durumda, koşulda, yerde yapılabilirdi. Eğitimi dört duvar arasına sığdırmak, işin doğasına aykırıydı ona göre. Yaşamın olduğu her yerde eğitim sürdürülmeliydi.

Okul dağılırdı. Çoğu zaman Hayrat’ta (O zaman bucak merkezi, şimdi ilçe) kalmaz, köyümüze giderdik özellikle bahar ve güzde. Çünkü köyde yapılacak işler vardı. Onları elbirliğiyle yapmamız gerekirdi.

Köyümüzden ortaokula gelenler ve yakın köylerden ilkokul arkadaşlarımızla yola koyulurduk hep birlikte. Yolumuz yaklaşık üç kilometreydi. Yol, genellikle yokuş yukarıydı köye giderken. Bu yürüyüşlerimize çoğu kez babam da katılırdı. O dönemin öğrencileri meraklıydı, soru sorarlardı. Öğretmenin dışında öğrenme araç ve gereci yoktu. Bucak merkezinde kütüphane bulunmazdı. Evlerde yardımcı kitap, ansiklopedi olmazdı. Ailelerin ekonomik koşulları buna uygun değildi. Onların gücü, ancak çocuklarının temel gereksinmelerini karşılayarak okula göndermekle sınırlıydı. Zaten velilerin çoğu eğitimsizdi. Eğitimli olsa da çocuğuna ayıracak zaman bulamazlardı.  Her mevsim yapılacak bir iş vardı. Ailenin geçimi için işlerin zamanında yapılması gerekmekteydi. Bu koşullar altında öğrencinin biricik öğrenme kaynağı, öğretmendi.

Öğrencilerin çoğu babamı beklerlerdi, onunla yürümek için. Yürümekteki amaç, ona soru sormaktı derslerle ilgili. Örneğin, matematikten anlaşılmayan bir konu varsa soru sorulurdu. Karatahtaya gerek yoktu. Çünkü karatahta topraktı. Babam, yere çömelir, toprağı düzeltirdi eliyle. Bir çubuk alırdı eline ve soruyu yazardı. Bu arada farklı yaşlardan ve sınıflardan öğrenciler çevresini alırdı birden. Soruyu çözümlerken ayakta dikilen, çömelen, aradan kafasını uzatan, eğilip görmeye çalışan çocuklardan birine soru sorup onu çözüme ortak ederdi. Özellikle soruyu soran kişi, anlayıncaya dek çözümler sürerdi benzer sorularla. Başka sorular gelirdi, diğer çocuklardan. Sabırla çömeldiği yerden konuyu anlatır, örnek soruları çözerdi. Diğer derslerden sorulan sorularla ilgili de yöntemi aynıydı.

Eğer çocukların soracağı bir şey yoksa. O, çevremizdeki bitki ve hayvanları anlatırdı hepimize. Doğadaki varlıkların ilişkisi üzerine konuşurdu uzun uzun. Herkes ilgiyle dinlerdi bu konuşmaları.

Günlerin kısa olduğu zamanlarda akşam birden olurdu. Yassı pillere takılan ampuller yanardı ateşböceği gibi. Eğer yağmur yağmıyorsa gökyüzü yıldızlarla dolardı. Bu önemli bir fırsattı öğrenciler için. Babam, bu kez hepimize yıldızları tanıtırdı. Onların adlarını öğretirdi. Yıldız kümelerini, parmağıyla gösterirdi. Yıldızların devinimlerini, uzayın ne olduğunu anlatırdı. Herkes gözünü kırpmadan izlerdi onu. Bir tek sözcük kaçırmamaya çalışırdık.

Babam, yol boyu anlatırken bazı öğrenciler evlerine ulaşırdı. Kimi zaman dalgınlıkla kimi zaman da konuyu yarım bırakmamak adına bizimle yürümeyi sürdürürlerdi. Sonradan gerisin geri yürürlerdi. Böylece yolları uzardı.

Bizim evin sapağına geldiğimizde birçok öğrenci üzülürdü. Çünkü yürüyecek yolları vardı daha. Onların evleri daha uzaktaydı. Öğrenme yüklü bir yolculuk sona eriyordu burada. Babam, hepsine “İyi akşamlar!” deyip ayrılırdı. Onlar, bir bilgi kaynağını yitirmenin gönül kırıklığıyla yollarına giderlerdi. Sabah olduğunda bu çocuklar, erkenden gelip bizim evin ana yola bağlanan patikanın ağzında beklerlerdi bizi. Yine toplanırdık her adımda. Konuyu genellikle ortaokul öğrencileri açardı sorularıyla. Babam üşenmez, bıkkınlık göstermezdi. Bir sözcüğün öğrenilmesi karşısında derin bir mutluluk duyardı.

Bir gün elindeki meyve dallarıyla yol boyunca yabani meyveleri aşılamayı öğretti çocuklara. Onları görevlendirdi. Kimin bahçesinde hangi tür meyveyi aşıladığını mal sahiplerine söylemelerini istedi.

Dinlence zamanlarında köyde çocuklar çevresini alır soru sorarlardı. Onların sorularını sabırla yanıtlardı. Soruyu soran anlayıncaya dek sürdürürdü anlatımını. Bu işi, tüm işlerinin önüne koyardı. Çünkü onun her durumda, her alanda öğretmenlik yapmasıydı asıl görevi. “Dinlencedeyim.” demezdi. Çünkü öğrenmenin dinlencesi olmazdı ona göre. İnsan düşüncesi, algısı, merakı, sorgulaması dinlenceye girmezdi. Bu nedenle susayana su, acıkana yemek, öğrenmek isteyene bilgi verilmeliydi.

Kimi zaman tarla ve bahçe işlerinde ailecek elbirliğiyle çalışırdık yaz sıcağında kan ter içinde. Arazimizin üç yanı yoldu. Yoldan geçenler, selam verip kolaylık dilerlerdi işimizle ilgili. O; selamı alır, hemen yol kıyısına giderdi. İşle ya da başka bir konuyla ilgili soru sorulduğunda kendi işini unutur, karşısındakinin sorularını yanıtlardı. Sorular hayvancılık, tavukçuluk, meyvecilik ve benzeri konulardan olurdu.

Bir köy enstitülü öğretmenin sınıfa sığmadığına tanıklık ettim merakla. Onu, örnek almaya çalıştım. Halkın eğitilip aydınlanmasını her şeyin önüne koyan bir ülkücülüğün heyecanını, yürek atışlarını duyumsadım çoğu zaman. Ne yazık ki bu ülkü, beceriksiz, bilgisiz, güdümlü siyasetçilerce boğuldu. Ülkemizin aydınlanması, yarasaları rahatsız ettiği için köy çocuklarının güneşi enstitüler yok edildi. Topraklarımızın üzerinde parlamakta olan binlerce parlak yıldız, karadeliklerce yutuldu. Türkiye’m bu karanlığı hak etti mi ne dersiniz?

Yorumlar (0)