Süleyman Soylu’nun istifası!

   İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, önceki gece sokağa çıkma yasağının bitimine 3 saat kala görevinden istifa ettiğini, iki saat sonra da Cumhurbaşkanlığı iletişim başkanlığı Soylu’nun istifasının Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmediğini açıkladı.
  Önce şunu belirteyim ki; bir Trabzonlu olarak ne Süleyman Soylu’nun ne Berat Albayrak’ın ne de bir başka hemşerimin bakanlıktan ayrılmasına rıza göstermem, destek vermem, sevinmem. Bu belediye başkanları ve üst düzey bürokratlar için de geçerlidir.
   Süleyman Soylu, çekirdekten yetişme bir siyasetçi. Adalet Partisi Gençlik kollarından ilçe, il başkanlığı, genel başkanlığa kadar yükseldi. Sonra Demokrat Parti’yi kurdu bu partinin genel başkanı oldu, daha sonra da seçim meydanlarında şiddetle eleştirdiği AKP’ye geçti. Bu partide teşkilat başkanlığı yaptı. Sonra da İçişleri bakanlığına getirildi. Bu bakanlıkta da gerçekten başarılı işlere imza attı. Yapılan kamuoyu anketlerinde de en başarılı bakan seçildi.
   AKP’nin ana kumanda merkezi, partinin kuruluşundan bugüne milli görüşçülerin, imam hatiplilerin ve tarikata yakın kesimlerin kontrolünde. Süleyman Soylu, merkez sağdan bu partiye gelen bir isim… Partide bir kadrosu yok. Ancak, partiye oy veren hatta vermeyen seçmenin öne çıkardığı bir isim. Bunu istifa sonrası açık ve net olarak gördük. AKP teşkilatlarında görev alan ve partiye oy veren sağ ve milliyetçi seçmenin partide tutunacağı kişi…
Soylu’nun istifası farklı yorumlara neden oldu. Kimileri, Soylu’nun partideki gücünü ölçmek için istifa ettiğini söylüyor. Soylu’nun partide değil de partililer arasında etkisi olabilir. Bu etkiyi güç olarak değerlendirmek yanlıştır.
Süleyman Soylu’nun istifa haberine ülke genelinde tepki gösterilmesinin nedenlerinden biri de, kim ne derse desin tek adam sistemine kızgınlıktır. Süleyman Soylu’yu sahiplenme ile bu tepki tavan yapmıştır.
Süleyman Soylu’nun istifasına sevinenlerin kimileri siyasete, kimileri de terör eylemlerine karşı duruşunun sekteye uğramasını isteyenlerdir. Siyaseten sevinenler içerisinde AKP’lilerin de olduğunu söyleyebiliriz.
Süleyman Soylu’nun istifa etmesi ve ardından istifasının kabul edilmemesi Türk siyasi hayatında görülmeyen bir vakadır.
Soylu, bu istifa ile her ne kadar parti içerisinde güçlenmiş görünse de, bu görüntü yanıltıcı olabilir. Çünkü AKP gibi partilerde dışarıdan gelenlerin gücü partinin lideri ve ana kumandasındaki ekibin vereceği yolla sınırlıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin kurmayları, iktidarı bırakmamak için başarılı oldukları kadar kamuoyunda destek bulan ve bir kitleyi arkasına alan isimleri kolay kolay devre dışı bırakmaz, zamanı gelince yolcu eder.
Süleyman Soylu’ya istifa sonrası geniş kitleler tarafından verilen destek, AKP’nin mevcut politikalarını devam ettirmesi halinde bir yol ayırımına gireceğinin de göstergesidir.
 

Sürmene açıklarındaki Lenin heykeli!
 
  Pazar günü saat 21.00 suları, TV’ler altyazı olarak Süleyman Soylu’nun istifası yazıyor.  O esnada telefonuma Of’tan Metin Kondel’den bir mesaj:
‘Hasan ağabey iyi akşamlar. Müsaitseniz bir sualim olacak size’…
‘Sor, Metin’ dedim..
ee-003.jpg‘Abi, Lenin’in heykellerinin Sürmene sahillerine vurduğu yıl hangisiydi. O vakıa ile ilgili hafızında ilginç bir şey var mı?’
Metin’in sorusu hem zor hem de ilginç…
‘Abi, önemli bir konu, gençlere hatırlatma babında. Abi ne biliyorsan söyle, aforizma edelim’…

Dayanamadık, telefona sarıldık…
‘Metin hayırdır, nereden çıktı bu heykel işi’ dedik bir süre sohbet ettik. Ardından Metin youtube’den bir link attı. Videoda, gerçekten büyükçe bir teknede Lenin’in oldukça büyük bir heykeli…
-‘Metin, Sürmene açıklarında,  ne 1990’larda ne ondan önce ne de sonra böyle bir olay olmadı, dedim…
Ardından Antalya’dan Kerim Kalafatoğlu’nu aradım…
-‘Kerim, Metin Kondel arkadaşımız 1990’lı yıllarda Sürmene açıklarında denizde Lenin heykeli gördüğünü söylüyor. Ve ısrar ediyor. Sen o tarihlerde Sürmene’de idin, böyle bir olay gördün mü duydun mu?’ diye sordum…
‘Yok, abi ne heykeli. Arkadaş hayal görüyor’ dedi.
Kerim’e, ‘Bizim Metin kesinlikle yarın bu olayı yazar’ dedim ve telefonu kapattım.
Dün Metin Kondel, gerçekten bu olayı yazdı, takipçileri ile paylaştı ve bize de gönderdi.
İşte Metin Kondel’in o hikayesi;
‘Bugünkü bu yamuk dünya nasıl teşekkül etti, sorusu var bir de. 1990'da Trabzon'da bir dershaneye kaydolmuştum. Her hafta sonu sabahın köründe mahmur gözlerle dershanenin yolunu tutuyordum. Of Belediyesinin otobüsü Mercedes markaydı ama oldukça gürültülüydü. Bense otobüsün yolcu kayışlarına asılmış ayakta uyukluyordum. Yağmurlu bir havaydı. Karadeniz bulanık ve orta şiddette dalgalıydı. Otobüs tam Sürmene sahilinden geçerken köpüklü bulanık dalgaların arasından iki büyük büstün inip kalktığını gördüm. Bir tanesi kocaman bir büsttü ve içi boştu. İnanmayacaksınız ama Lenin'e aitti. Nispeten daha küçük olan büst ise Troçki'ye benziyordu çünkü gözlüklüydü. Ya da başka bir Sovyet komünist devrimciye. Ama Stalin'in büstünü en az on, on iki saniye kadar Karadeniz'in bulanık dalgalarında inip kalkarken, ters dönüp içi suyla dolarken gördüğümden emindim. O anda içimden ''Bu Stalin demek ki dalgalarda savrulan büstü gibi boş bir adammış!'' diye geçti. Muhtemelen o heykelleri ya Gürcüler, ya Abhazalar ya da en karşıda Kırım'daki anti-komünist asiler kırıp çuvallara koymuş ta Karadeniz'in ortasına kadar taşıyıp denize atmış üstelik arkasından da bir çiş edip rahatlamıştı. Ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu bilemiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey varsa eski Sürmene sahil yolundan Karadeniz'de Stalin'in büstünün ve diğer o komünist hıyarın büstünün denizde karabatak gibi sürekli batıp çıktığıydı. İşte o Sovyetler Birliğinin çöküşünden, Stalin'in heykellerinin yıkılıp Karadeniz'e atılmasından sonra bugün içinde debelendiğimiz bipolar dünya kuruldu. İki kutuplu dünyanın iyi tarafı dünyadaki politik kötülüğün ikiye bölünmüş olmasıydı. Bugünkü piramidleşen dünyada ise politik kötülüğün yanında bir de biyolojik kötülük eklendi.’
 
Hasan KURT

Önceki ve Sonraki Yazılar