27.06.2022, 10:00

SÜNNET KAVRAMI

Peygamberimiz Muaz Bin Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken ona, 'halkın sorunlarını nasıl çözeceğini?' sormuş, Muaz da, "Kur'an'daki genel yasalara bakar, sonra Peygamberimizin Sünneti'nden de yararlanır ve aklıma da danışırım" cevabını vermişti. Peygamberimizin Muaz'ın bu cevabını doğru kabul etmesi, bize; meseleleri çözerken Sünnet'ten de yararlanılabileceğini öğretiyor. 

Son dönemlerde bazılarının 'falanca kişi Sünnet düşmanıdır’ gibi çıkış yaptığını ve bu ithamların havada uçuştuğunu, bazılarının da Sünnet'i, 'namazların farzlarının öncesi ve sonrasında kılınan sünnet namazlardan ibaret olduğu' şeklinde anladığını görüyoruz. Yani burada da iki uçta olanlar/ifrad ve tefrid var. Bu nedenle doğal olarak, ‘Sünnet denince neyi anlamalıyız?' sorusu karşımıza çıkıyor. Evet 'Sünnet' denince belleğimizde hemen ‘Peygamberimiz'in Sünneti' canlanıyor. Ancak Sünnet Kavramına Kur’an-ı Kerim'de şiddetle vurgu yapılmış olması bizi, konuyu buradan başlayarak anlama zorunluluğuna itiyor.

Kur'an-ı Kerim açısından Sünnet; Yüce Yaratıcı'nın, yaşamın devam etmesi için evrene koyduğu değişmez yasalardır. Dünya'nın Güneşin etrafında dönmesi, ayın kendi yörüngesinde akışı, gece ile gündüzün art arda gelişi, mevsimlerin oluşması, suyun kaldırma gücü, yer çekimi kuvveti, canlıların doğup, büyümesi ve sonra da ölmeleri gibi.  Bunlar Sünnetullah'tır yani Allah'ın değişmez yasalarıdır. Göklerle yer yaratıldığı zaman (Tevbe, 9/36 ve ilgili diğer âyetler) bu yasalar aynı idi, şimdi de aynı olduğuna göre gelecekte de bu şekilde olacağı görülüyor. Zaten bu bağlamda Kur'an-ı Kerim'de, 'Allah'ın Sünneti'nde bir değişiklik olmaz' (İsra, 17/77; Ahzab, 33/62; Fâtır, 35/43;; Fetih, 48/23 ve ilgili diğer âyetler) buyrulmuştur.

Peygamberimiz açısından ise Sünnet; sözlük anlamı itibarı ile, tarz ve uygulama demektir.  İslam İlahiyat literatüründe ise; Peygamberimizin yirmi üç yıllık peygamberlik hayatında Kuran'ı Kerim'i bize öğretirken söylediği sözleri, uygulamaları ve olaylar karşısındaki olumlu ya da olumsuz tavırlarıdır. Usül-i Hadiste/Hadis Usulünde Peygamberimiz’in sözlerine/yani hadislerine 'Kavli Sünnet', uygulamalarına ‘Fiil-i Sünnet, olaylar karşısındaki olumlu ya da olumsuz tavırlarına da 'Takriri Sünnet' denir. 

Konuyu şöyle örnekleyebiliriz. Sünnet; Kur'an-ı Kerim'deki ilâhi buyrukları peygamberimizin hadisleri ile bize tebliğ etmesi, bize duyurduğu bilgiyi uygulayarak bize göstermesi ve sahabenin hal ve hareketlerine vücut dili ile gòsterdiği olumlu veya olumsuz tavırlarıdır.  Kur'an'daki, 'Allah'a itaat edin ve anne babaya iyi davranın',  Allah, adaleti emreder,'  kişi için çalışmasının karşılığı vardır',   'namazı gereği üzere kılın', 'uzak ve yakın komşuya iyi davranın', alçak gönüllü olun, 'zekâtı verin' ' gibi emirleri peygamberimiz hem hadisleri ile bize öğretmiş, ve hem de 'Allah'a itaat ve anne-babaya nasıl davranacağımızı?',   'adaleti nasıl gözeteceğimizi?',  'nasıl çalışacağımızı?', 'nasıl namaz kılacağımızı, uzak ve yakın komşularımıza nasıl davranacağımızı?', 'nasıl tevazu sahibi olacağımızı?' ve zekâtı nasıl vereceğimizi?' uygulamaları ile bize göstermiştir.

Öğrencilere ‘Sünnet nedir?' diye sorduğumda, ‘yapmadığında herhangi bir sorumluluk gerektirmeyen, yaptığında da sevap kazanılan davranışlardır' diye tanım yapıyorlar. İnanın bu tür tanımlar olduğunda; hemen üstünü çiziyor -doğruyu öğrettikten sonra puan veriyorum- ve onlara şöyle diyorum; söylediğinizde kısmen doğruluk payı olabilir, tamam da yerine getirmediğinde bir sorumluluk gerektirmeyen konularda 'falanca hadis kabul etmiyor ve sünnet kavramını tanımıyor' diye niye yaygara koparılıyor ki? Sünnet; ‘yapılmadığında günah olmayan, yapıldığında ise sevap kazandıran hususlardır' tanımını yeterli görmediģime göre, bu sefer de 'Sünnet'in bizim açımızdan bağlayıcılığı nedir?' sorusu karşımıza çıkıyor. Bu soruyu da cevaplandırmak için şu izahı yapmak gerekir.

Peygamberimiz'in Kur'an-ı Kerim’i Kavli, Fiili ve Takriri Sünnet'i ile bize öğretmesine ‘Sünnet-i İbadet' de denir. İşte Peygamberimizin bu Sünneti, evrenseldir, yani zaman ve mekân üstüdür. Sünnetin esasını oluşturan Sünnet-i İbâdet; bizleri bağlar. Sünnet-i İbâdet-i terk ettiğimizde sadece Peygamberimize değil, aynı zamanda Kur'an-ı Kerim'in açıklamasına da muhalefet etmiş oluyoruz.  Çünkü Peygamberimiz, Sünnet-i İbâdet'le bizlere Kur'an-ı Kerim'i öğretiyor. Sünnet-i İbâdet; Kur'an'ın ilk tefsiridir ve Peygamberimiz de bu açıdan Kur'an'ın ilk müfessiridir. Zaten bu bağlamda, 'Resul size neyi verdiyse onu alın, neden kaçınmanızı istiyorsa ondan da kaçının' ( Haşr, 59/7) buyrulmuştur.  Bir de yöresel olan Sünnet-i Âdet var. Sünnet-i Adet; Peygamberimizin şekli tarzının ait olduğu toplum gibi olması ve onlar gibi giyinmesidir.  Peygamberimiz; kendisi için ‘artık değişti' denmesin diye Peygamberlikten önceki giyim tarzını, peygamberliğinden sonra da değiştirmemiştir. Sünnet-i Âdet; Peygamberimizin bizim için bağlayıcı olmayan uygulamalarıdır. Çünkü Sünnet-i Âdet'i terk ettiğimizde herhangi bir günaha girmiş olmayız.  Herhangi bir kişi, o dönemde Peygamberimiz'in giyindiği gibi giyineceğim’ derse de ‘kişiler; inanç, ibadet ve giyimlerinden dolayı asla aşağılanamaz’ ilkesinden hareketle ona saygı duyarız ve onu asla ve asla yadırgayamayız.  Ancak bu kişi de kalkar ve derse ki, 'Peygamberimizin bu tarzı bağlayıcıdır -ki böyle dayatma da oluyor-, böyle davranmayan O'nun Sünneti'ne uymamıştır'. İşte o zaman da bu kişiye de karşı çıkar, kendisine doğru söylemediği ve haddini aştığını söyleriz

'Peygamberimizin Sünneti'ni bize öğreten O'nun hadisleridir. Öyle ise; bir hadisin sahih olup olmadığını?' nasıl anlayacağız?' sorusu da îzaha muhtaçtır.  Bu konuda 'hadis olduğu iddia edilen herhangi bir sözü', Kur'an-ı Kerim ölçütüne tabi tutar ve Kur'an labaratuarında onun 'DNA’ testini yaparız.  Çünkü ‘O, size kendi hevesiyle konuşmaz, O’nun söyledikleri ona vahyedilenlerdir' (Necm, 53/ 3-4) buyrulmuştur. Yani hadisler; Kur’an’ı anlattığı için O'nun ana ruhu ile asla çelişmez. Hadis olduğu iddia edilen bir söz; şayet Kur'an'ın ana ruhuna ters ise de, Peygamberimiz o sözü zaten söylememiştir. Çünkü Peygamberimiz'in Kur'an anlatımı dışında bir söz söylemesi; yukarıda da geçen Necm Suresi'nin 3. ve 4. âyetlerine göre, asla mümkün değildir.

Özetle Sünnet-i Âdet-i terk etmek, -yerine getirene saygı duymak şartı ile- bize bir şey kaybettirmez. Ancak Sünnet-i İbâdet-i ihmal etmek ise; bizden çok şey alır ve götürür..

Yorumlar (0)