Teşvik uzatılmazsa facia olur

Hükümet 2004’te 5084 sayılı Teşvik Yasası’nı çıkardı. Yasa kapsamına giren illerde ölçü, kişi başına düşen ulusal gelirin bin 500 doların altında olmasıydı. Böylece 36 il teşvik yasasından yararlanır hale geldi. Ama yasadan yararlanmak için 30 işçi çalıştırma zorunluluğu getirildi.

Ancak kapsamın daha da genişletilmesi baskılarına dayanamayan hükümet, siyasal beklentilerin de etkisiyle Mayıs 2005’te yeni bir düzenlemeye gitti. 5350 sayılı yasa çıkarıldı. Bu yasa ile teşvikten yararlanan ilk kapsamı 49’a çıkarılırken, kapsama girmek için çalıştırılacak işçi sayısı 10’a düşürüldü.

 

BÖLGELER ARASI EŞİTSİZLİK

Neden teşvik uygulamasına gerek duyuldu?

Çünkü bölgeler arasında büyük bir dengesizlik vardı. Devletin-kamunun ekonomiden çekildiği ortamda özel sektör gelişmiş bölgeler dışında yatırım yapmıyordu. Bu durum, zaten çarpık olan gelişmişlik farkını daha da arttırıyordu. Ülkenin doğusu ile batısı arasında, yatırım, istihdam, kişi başına düşen ulusal gelir ve benzeri ölçüler açısından büyük farklar oluşmuştu.

Bu farklılığın giderilmesi, yatırımların dengeli dağılması, istihdamın artırılması, yoksul doğu, kuzey ve güneyin gelir düzeyinin yükseltilmesi için önce bölgesel projeler devreye sokuldu. Bunların en büyüğü Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP). Atatürk’ün yaşadığı dönemde, 1936’da tasarlanan projenin yaşama geçmeye başlaması 1980’leri buldu. Bu kadar sürede proje henüz bitirilemedi. Toprak reformuyla da desteklenmediği için de kendinden bekleneni gerçekleştirebilmesi zor görünüyor. Doğu Karadeniz Kalkınma Projesi (DOKAP), Doğu Anadolu Projesi (DAP) ve benzeri bölgesel projeler ise önemli ölçüde kağıt üzerinde kaldı.

Oysa, uzun yıllar ihmal edilen Anadolu, planlamaya dayalı bölgesel projelerle desteklenebilseydi, yeterli kaynak ayrılsaydı bugün Türkiye’nin fotografı farklı olabilirdi.

 

KÜRESEL SERMAYEYE TESLİM

Küreselleşme süreci, ulusötesi sermaye ve onlarla bütünleşen yerel büyük sermayeye büyük avantajlar tanıdı.  Küresel sermayeye karşı ayakta durmaya çalışan yerel firmalar ise ya yok olmaya ya da bu dev sermayenin bir parçasına dönüşmeye başladı. Liberalizasyon ve özelleştirme politikalarıyla ile kamunun ekonomiden uzaklaştırılması, belirli merkezler dışında ülkede yatırım üretim ve istihdam açısından büyük sorunlar yarattı.

İşte bu ortamda teşvik sistemleri, küçük ve orta ölçekli işletmeleri destekleyen, onların yaşamasına, kendilerini geliştirmesine, dolayısıyla da ekonomide daha etkin bir duruma gelmelerine, teknolojilerini geliştirerek rekabet güçlerini artmasına katkı sağlamayı amaçladı.

Küresel ve işbirlikçi sermaye, bedelsiz tahsisler, vergi ve sigorta ayrıcalıkları ve daha birçok teşvikle desteklendi. Zaten rekabet edebilme olanaklarından yoksun olan yerli sermaye ise bu ayrıcalıklar karşısında iyice çökme durumuna geldi.

 

TEŞVİK NEDEN SÜRMELİ

İşte bu koşullarda yerli sermayenin desteklenmesi, büyük sermayenin yoksul bölgelere yatırım yapmaya özendirilmesi, istihdamın arttırılması amacıyla; önce 36 ili, sonra ise 49 ili kapsayan teşvik yasası çıkarıldı.

Kapsamın hem il hem de sektör bazında bu kadar geniş olması, elbet de teşvikten beklenenin gerçekleşmesini önledi. Kapsam 10 kişi ve üstü işçi çalıştıran işletmelerde uygulandığı için de, birkaç il dışında sadece kayıtdışı çalıştırmanın azalmasına neden oldu. Bu sayede birçok insan kayıt içine alındı.

Şimdi teşvik yasasının sonuna gelindi. Teşvik uygulaması 31 Aralık 2008 itibarıyla bitecek. Ama ortada tam bir bilinmezlik egemen.

Bir kere teşvik amacına uygun yapılmadığı için beklentiler gerçekleşmedi. Yani her şey eskiye dönecek. Eski sorunlar hatta artarak gelecek.

İkinci önemli olay, hükümetin yeni teşvik hazırlığı. Hükümet, muhalefetin ve iş kesimlerinin önerdiği bölgesel ya da sektörel teşvik üzerinde çalışıyor. Ne yazık ki yeterince ciddiye alınmadığı için de bitirilemedi. Yani teşvik bittiğinde yerine koyulabilecek birşey yok.

Üçüncü önemli olaysa küresel finansal kriz olarak başlayan sürecin artık üretim sektörünü doğrudan etkilemesi. Kriz koşullarında işveren ve çalışan üzerindeki desteğin çekilmesi vahim sonuçlara yol açabilir.

 

FELAKET OLUR

Çünkü İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Kocaeli, Bursa ve benzeri gelişmiş sanayi bölgeleri dışındaki, teşvik kapsamında bulunan 49 ilde, tam 591 bin işçi ve 23 bin 688 işletme bu uygulamadan yararlanıyor.

Eğer hükümet acilen bunun yerine birşey koymaz ya da süreyi uzatmazsa, kapsamdaki işletmeler normal sigorta bedeli ödemeye başlayacağı için sigorta giderleri iki katına çıkacak. Tabi vergiler de. Kriz koşullarında bunu kaldıramayacak olan işletmelerin aklına ilk gelecek çözüm ne yazık ki işçi çıkarmak olacak.

Uzmanlara göre teşvik kapsamında çalışanların yarısının ya işten çıkarılacağı ya da kapsam dışında çalıştırılacağı belirtiliyor. Arkan maliyetlere dayanamayıp kapanabilecek ya da işini küçültecek işletme sayısı da binlerle ifade ediliyor.

Ülke çapında 300 bin kişinin işsiz kalması, aileleri ile birlikte 1.5 milyona yakın insanımızın açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmesi demek.

Bu nedenle teşvik uygulamasının enaz 1 yıl uzatılması, yerine çok daha işlevsel, istihdam ve yatırım yaratan bir sistem konmadan sona erdirilmemesi bir zorunluluk.

Kapatılan belediyeler seçime girerken

Dün yine Başbakanımızın kızgınlığı üstündeydi. Bu kez kızgınlığın hedefinde Yüksek Seçim Kurulu vardı. Ki, hükümete yakın olmakla suçlanan Yüksek Seçimi Kurulu!

Peki neden. Çünkü AKP hükümeti, nüfusu 2 binin altına düşen belediyeleri kapatma ve birleşmiş, birbirine yakın bazı belediyeleri birleştirmek için meclisten bir yasa geçirdi.

Ancak bu arada kapatılan belediyeler hukuki bir mücadele başlattı., Açılan davcalar henüz sonuçlanmadığı için, belediyeler kapatılmamış sayılacağından seçim sürecine katılıp katılamayacakları ortada kaldı.

İşte Yüksek Seçim Kurulu, kapatma kararı bulunmasına karşın dava açan belediyelerin seçimlere katılabileceği kararını aldı.

İşte bu olay Başbakan’a kızdırdı. Başbakan Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin meclisin kapatma kararını onadığını anımsattı ve YSK’yı ikinci bir anayasa mahkemesi olmakla suçladı.

Başbakan bu işe çok şaşsa da, kapatılma kapsamı içinde olan, ancak dava açmış belediyeler seçime katılacak. Seçime katılmaları demek, bir dönem daha, yani bir sonraki yerel seçimlere kadar belediye olarak varlıklarını sürdürmek demek.

Eeee, o zamana da kadar kim öle kim kala!

Ama asıl kavga mahkemenin vereceği karardan sonra çıkacak. Eğer mahkeme kapatılmaya itirazı haklı bulursa, bu kez ortalık şenlik yerine dönecek. Çünkü belediye seçimleri yapılmış, ancak dava açmayan belediyeler de köy haline dönmüş olacak.

Başbakan Erdoğan, işine geldiğinde hukuka sarılıp Anayasa Mahkemesi’ni savunuyor; işine gelmediğinde Anayasa Mahkemesi’ni demokrasi ve meclis iradesine darbe vurmakla suçluyor.

Bütün bu çelişkilerin temel nedeni, ne yazık ki Başbakanımızın hukuk devletini yeterince önemsememesi ya da algılayamaması..

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.