TOPLUMSAL CERAHAT: DEVLET MALINA KASTETMEK

Ülkemizde gündem o kadar hızlı gelişiyor ki. Takip etmekte zorlanıyoruz. Takip ettiğimizi düşünelim, idrak etmekte zorlanıyoruz. İdrak ettiğimizi düşünelim, neden sonuç ve illiyet bağı kurmakta zorlanıyoruz. Esasında, zorlanıyor da değiliz, ancak kurduğumuz illiyet bağı bizi ürkütüyor.
Toplum bilimci değilim, ancak toplumsal olayları ve toplum sosyolojisini anlamakta çok da zorlanmıyorum. Yaşadıklarımız, okuduklarımız bizi bazı çıkarımlar yapmakta rahatlatıyor.
İlginçlikler yaşıyoruz. Biz toplum olarak, siyah olarak gördüğümüze ‘siyah’ diyemez durumdayız. Çoğu zaman, siyahı beyaz yapmak, bazen de beyazı siyah yapmak telaşındayız.
‘Cerahat’ insan vücudunda yer alır, insan bedenine aittir. İnsan, cerahate kendi bedeninde diye ‘cerahat’ demekten vazgeçmez, aksine önce kendine ait olduğunu kabul eder, bünyesine zarar verdiğinin idrakine varır ve iyileştirmeye çalışır, iyileşme ihtimali kalmadığında da tek çare onu vücuttan atmak için gerekeni yapar.  Bunun yanında, insan vücudu topyekûn bu cerahatle mücadele eder, tepki verir.
Cerahati bünyenizden atmadığınız sürece, bedeniniz sıhhat bulmaz. Cerahati iyileştirdiğinizde veya son çare olarak bedeninizden söküp attığınızda, bir daha aynı olumsuzluğun oluşmaması için çözümler üretir, nedenlerini arar, önlemler alırsınız. Kısacası, sizin bünyenizde oluşan sorunlu bir durumu iyileştirmekle, ortadan kaldırmakla yetinmez, tekerrür etmemesi için de gerekli girişimlerde bulunur, önlemlerini alır, bünyeyi sağlıklı tutmaya çalışırsınız.
Toplum da bir organizmadır. İnsan vücudu gibidir. Zaman zaman, toplumda da cerahatler oluşur. Toplumdaki cerahatlerin oluşmaması için, hukuk sistemi ve adalet mekanizmaları vardır. Bu dünyevi bir önlemdir. Bunun yanında, bir de ilahi adalet vardır. İnanç dünyamızda, haram ile helal, kul hakkı gibi kavramlar bizi haramdan sakınmaya, kul hakkından taviz vermemeye sevk eder.
Bu uzun girizgâhtan sonra, muradımızı söylemek zaruret haline geldi. Toplumsal yaşantımızda bireysel hak tecavüzlerine sıkça rastlıyoruz. Ancak, bu hak tecavüzlerinin bir türü var ki, tüm toplumsal değerlerimizin altına dinamiti yerleştiriyor.
Peygamberimizin ‘beyt-ülmal’dan yani devlet malından yiyenlerin cenaze namazını kıldırmadığı, bu gibilerin şehit mertebesine ulaşamayacağını ifade ettiği rivayet edilir.
İslam Hukuku'nda sayısız delille kamu malına riayetsizlik yasaklanmıştır. Gerek İslam Hukuku açısından ve gerekse hukukumuzda kamu malının zimmete geçirilmesi veya çalınması en büyük suçlardan sayılmıştır. 
Hal böyleyken, bugünlere kadar gelen bir tekerleme olan ‘bal tutan parmağını yalar’ söylemi yıllardır devlet imkânlarını kullananların bundan yararlanmasının mubah olduğu şeklinde algılanmış ve hayata geçirilmiştir. ‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’ söylemi de bunun bir başka versiyonudur.
Kamu görevlileri, vatandaşın verdiği yetkiyle vatandaşa hizmet eden kişilerdir. Siyaset kurumu demokratik ülkelerde, vatandaşa hizmet etme aracıdır. Dolayısıyla, buna talip olanlar öncelikle hizmet etme iddiasında oldukları halkın hakkını korumalı, geliştirmeli ve teslim etmelidir.
Bunun içindir ki hem kamu görevlileri hem de siyasi figürler vatandaşın hakkını ve Devletin malını korumakla görevlidirler. Sadece kendileri değil, yakınlarında bulundurdukları kişileri de iyi seçmeli, onların da bu hassasiyetleri titizlikle muhafaza etmelerini sağlamalı, hatta kefil olmalıdırlar.
“Haram lokma ile abat olunmayacağı”nı herkes iyi idrak etmelidir.
Bunun için, toplumsal cerahat olan bu toplumun kan emicilerine hep birlikte tepki vermeli, dur demeli, duyarlılığımızı göstermeliyiz.
Hakimlerimiz vicdanlı, toplum bireylerimiz duyarlı olduğu, hep birlikte adil davranmaya gayret ettiğimiz ve cerahate topyekûn karşı koyduğumuzda, toplumsal asalaklar ve cerahatlerin bünyemizde barınması asla mümkün olmayacaktır. 


 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.