Nihat Genç yazdı: Ortancalar

Trabzonlu gazeteci ve yazar Nihat Genç'in 'Ortancalar' adlı yazısı...

Trabzon Haber 11.05.2022, 10:26
Nihat Genç yazdı: Ortancalar

ORTANCALAR

Ve otobüs Yoroz Burnu’nu döner ve uzaktan Trabzon görünür ve ben ağlarım, ateş topu gibi ortancalar, gençliğimde seslendiğim tepelerin yankısı kulaklarımda, senden aldığımı hiç bir kitapta  bulamadım, albümler dolu dolu hıçkırık ve çok soğuk ve kanlı sayfaları zihnimde, posterler kahramanlar ve derinlerime geçirmiş pençelerini resimler ve coşa coşa akan dereleri ve bir daha seyretmeye geliyorum asil dağlarını ve hep koşarken vurulan çocuklarını ve bilirim bu dağlarda duramaz hiç bir insan, ya yarı yarıya delirir ya imparatorluk kurar, tek başına, ah giderken burada bırakmıştım, kalbimin öbür tarafı ortancaları!

Ve otobüs Yoroz Burnu’nu döner ve Çanakkale savaşında yatsı namazını kılıp tarihin en büyük düşmanı savaş gemilerine karşı horon tepen askerler gelir aklıma ve Kütülüemmare’de şehid düşen Karadenizli çavuş, kanıyla düşmanın gizlendiği yerlerin haritasını çiziyor çöl kumu üstüne ve otobüs Yoroz Burnu’nu döner ve köy yerinde çirkin çirkin beş katlı binalar çok moralimi bozar ve sinirden silahı alıp bu cehaleti vurasım gelir ve Balkan Savaşı’nda Bulgar’lar İstanbul’u düşürdü düşecek Beylikdüzü’ne kadar inmişler ve Çin’den gelip Avrupa’ya açılan bu kapı bir arazi parçası değil ve emlakçı tabelalarında Arap isimler, aklım alır gibi değil ve Topal Osman’ın Balkan Savaşı’nda vurulup topallayan bacağı ve bir Giresunlu asker bacağından vurulur, yediremez kendine cepheden ayrılmayı, hastaneye kaldırılmasın diye yaralı bacağıyla ormana saklanır ve bir bölük asker ormanda askeri yakalayıp yaka paça doktora götürür ve asker, doktora silahını çeker bırakın beni daha savaşa doymadım, doktor, ameliyat olacaksın, tedavin uzun, der, asker, alın bacağımı tüfeğimi bana verin, bırakın yakamı ben savaşacağım der, ve otobüs Yoroz Burnu’nu döner o askerin cepheye dönüşü sinemaya gider gibi savaşa gidişi aklıma gelir ve uzaktan Trabzon görünür ve Bulgarlar Tekirdağ’ın Marmara’ya bakan bütün sahilleri tutmuşlar ve hezimet üstüne hezimet askerimiz nereden girse içeri püskürtülür ve Karadeniz’den te en uzak yoldan iki ayda gelen askerler hiç beklenmeyen Şarkköy Uçmaktepe’nin olacak şey değil duvar gibi dimdik tepelerine tırmanır ve çıplak ayak o dik tepeleri şimdi tarih anlatıyor, koşarak tırmandılar, söyleyişi ne kolay ve Karadeniz sahilinde binlerce koyu coğrafyadan kazıyıp betondan cetvel gibi dümdüz yol yaptılar ve gördükçe utanasım gelir ve otobüs Yoroz’u döner fasulye sırıklarının tepesine geçirilmiş yumurta kabukları ve mısır tarlasını yağma talan eden domuzlar ve deplasmana maça gittiğimiz otobüs dolusu arkadaşlarım ve kudurmuş tüccarlar  ormanların içine vahşiçe gidiş geliş çift yol neden yapar, otobüs Yoroz’u döner aklıma geldikçe bu satış kudurasım gelir, çalışmadan hazır ballı işler bulmuş, ırkını köreltmiş atalete gömülmüş, bulutlardan öğreneceği bir şey kalmamış, hazır maya gibi markette satılan, ah kaç bin sene kaç bin çeşit düşmanı memleketten kovan çocuklarına tembelliği kim öğretmiş!

Ve otobüs Yoroz Burnu’nu döner, alevler içinde beynim, çekiç darbeleri gibi geçmiş resimler, çocukluğumun oyun arkadaşları ne bulsa ota taşa tutunmuş yapışıp kalmış canlı canlı sümüklü koklisler, antenli kafasını çıkarır süründüğü her yere sinirden ince simli bir iz bırakır ve her taşının altına gizlenmiş ziziller (solucan) gelir aklıma, o ağır taşın altında nasıl yaşanır, tımarhane hücresi gibi bir kovuşta yüz kişi ve bir hışımla tırmanınca boyumu tamamlayan heybetli granit tepeler ve aşırdığım hurmalar ve dilimi karartır kekremsi nahoş karayemiş ve sulu ciğerli armut ve kazma dişlerin gücü yetmeyen taş elma ve dikenler içinde bögürtlen ve ekşi üzüm ve can vermeye hazır bekleyen sırılsıklam nefes nefese bıldırcınlar ve dere ağzında tuttuğumuz boklu kefal ve beni koruyan melekler deniz altında sipsi sürüleri (küçük embriyon balıklar) ve gücümü tazeleyen kırık kırık pırıl pırıl istiridye kabukları ve açıldıkça tekneyle kara görülmez olur ve deryalarda kaybolurduk ve ne eğlenceli dans eder gibi dalışlar başlar ve denizanaları ve enginlere sis basar ve oltaya takılan zehirli iskorpit ve hiç kimseyi beğenmeyen hiç yorulmayan çok gururlu dik kafalı ve o hep koşa koşa yürüyen çocukluğum gelir aklıma ve elimizde koca koca hasır seleler, yunuslar yine hamsileri kovalamış sahili taşa taşa trilyonlarcası doldurmuş ve bir mahalle kadın çömelmiş zeytinyağı tenekelerine tuzlamak için tıka basa hamsi ayıklıyor, memleketimin hiç yaşlanmayan kudretiyle büyüdüğümüz, en genç en diri torbası beş lira en ucuz tanrısı!

Ve otobüs Yoroz’u döner, ortancaların sesi beni kendine çeker ve dağ başlarını tasmasız bekleyen eşşek kadar büyük köpekler ve kafasına göre dağ bayır takılan sığırları ve dumana gömülmüş sokakları tel ızgarada hamsi ve paslı teneke üstünde kızartılan midye ve günde üç kez mahalle maçı ve duygu duygu renk renk patlayan ortancalar ve yazlık sinemalarında yumuşaklık sessizlik ve sakinliği bedenime öğreten uzaktan bakıştığım kızlar ve gece yarısı şehvetle yenen ölümsüzlük iksiri peynirli pideleri ve bir müzikal neşeyle şamatayla topluca yediğimiz ekşili ve her gün yiyip doymadığım kemiklerimindeki çeliğin terkibi lahana yemeği ve coşkumun büyüsü kuymak ve kara helva ve milli marş gibi topluca içtiğimiz çay çay çay ve iftar saati göbekli pideler ve koşa koşa cami çeşmesinden demir gibi sert ve bilgin suları ve ısırgan otları ve taş toprak ağaç bu şehirde kimse hiç kimse yerinde oturmaz her şey kayar ve düşer ve yuvarlanır ve ölüleri bekleyen bin yıllık selvileri ve hiç bir şey anlatmayan iştahla konuşan sarma sigara tüttürüp tütün dizen nineler ve hepimizden aç insandan daha sabırlı pusuda geceyi bekleyen kurtlar ve aç kurtların karda izini süren Osmanlı’dan kalma tüfekler omuzlarında köylüler ve can sıkıntısından makara tetik mermi boşaltır zevkine bülbül sesi gibi gelir barebenli ve memleketimin asaleti çamlar ve çamlar ve sükuna doymuş sonsuzluğa gömülmüş Sülüklü Mezarlığı ve kadife örtü gibi çimlenmiş granit kayaları ve şarj ediyor sesiyle, oturup seyrettiğim, haz aldığım tadını beynimle yaladığım yuvarladığı her bir taşına bakmaya kıyamadığım ve ne zaman kıyısına çömelsem yine bir savaşa gönderir kopa kopa akan dereleri!

Otobüs Yoroz’u döndüğünde uzaktan sisler içinde Trabzon görünür ve ben ağlarım, ve ramazan akşamlarının tenhalığı ve evlerde kömür yerine fındık kabuğu yakılır her bacadan eflatun hayal içinde mavi dumanlara gömülmüş sokaklar ve küfür gibi sert mısır ekmeği ve doğranır yoğurda ve yoğurt çorbası ve huzur ve uyku bilmeyen ne asil durur peştemalli köylü kadınlar pazarda, önünde sattığı tuzlu sarı tereyağ ve yanında taş doğurmuş gibi kafasından büyük turplar ve narin ince ayşe kadın fasulye ve kabuğunu bıçak soyamaz paşa patatesi ve dağ köylerinden ayakkabısında çamuru hala duruyor kemikli iri suratlı çok yakışıklı ihtiyarları ve bela arayan arkak sokak kavgalarımız ve maden suyu ve kuzine sobası ve eski saha ve fındık toplamaya gittiğimiz Şana ve hiçbir şeyi makul ve makbul olmayan toprağım benim normalim aklımın düzeni deli şehrim, nereye kaçsam vahşi tırnaklarını sırtıma geçirmiş, genlerimin şifresi, beynimin paralosu hamsinin fosforu ve tereyağıyla kafatası içinde havai fişeğe dönüşen terkibim ve bir türlü oturmayı beklemeyi bilmeyen bıçak gözlü erkekleri ve şimşir sopası gibi uysallık hiç bilmeyen kızları ve yatıştırılamaz damarlarında esen rüzgarı ve bakır sahanda yumurta ve tepe üstü çakılan çıtalı uçurtmalarım ve bayram arefesi çifte hamam ve kışın bir mahalle topluca kaşındığımız uyuz ve bitlenen saçlarımız ve çalkantılı kudurmuş denizinde bir türlü  tutunamadığım kaygan yosunlu kayalıklar ve Amerikan yardımı çimento torbasıyla süt tozu ve Amerikan yardımı mecburi her gün balık yağı hapları ve zargan ve çarşaf gibi dümdüz Haziran Suyu denizi ve çok derine kazılmış mezarları ve bordo kan renginde toprağı ve çay tabağı elimizde kül altında köz-ateş istediğimiz komşu ve kayalıkların arasından üstüne işediğimiz dalgalar ve boyu Tabakhane köprüsüne yetişmiş manalyo ağacı ve Zağnos ve harabe Bizans surları ve birbirine yapış yapış evleri ve lav ve kor ve ateş ve makineli tüfek gibi ve iştahla konuşan hocaları ve Atatürk Köşkü’nde Atatürk’ü görüp horon oynamış ve sevinçten dili damağı tutulmuş hala Mustafa Kemal’i bekleyen ortancaları!

Otobüs Yoroz’u döndüğünde bin yıldır dinmeyen şakır şakır yağmurlar altında uzaktan Trabzon görünür ve ben ağlarım, gururla işte burası derim benim memleketim, gurbete gönderdiğini bir daha hiç beklemeyen anneler ve zeytiyağı tenekeleri dümdüz dövülüp yapılmış damları ve kaya parçası katran eritiliyor ve her deliği lehim gibi tıkıyor ve zifiriyle simsiyah çatılar sıvanıyor ve işte o çatıların orkestrası yağmur sesleriyle büyüdüm ve horon tepiyor bakraçtan büyük memeleriyle yeni gelinler ve sokak başlarını tutmuş evliya gibi hürmet edilen delileri ve yokuşa tırmanmış yemyeşil deniz gibi sonsuz çayırları ve göklerde dans ediyor sığırcık sürüleri ve silahları söküp yağlıyor ve kahvede ‘altmışaltı’ oynuyor mu hala ihtiyarları ve Gülbahar ve Ortahisar ve Çarşı ve İskenderpaşa camii ve İskenderpaşa İlkokulu’nun bahçesi ve karşısında halk kütüphanesi ve içinde piyano ve Ganita ve içtiğim gazozlar ve aşık olduğum kızlarla buluştuğum Hollywood filmleri gibi pastaneleri ve Meydan parkı ve sinema önünde okuduğum ilk kitaplar Teksas Tommiks ve otobüs yaklaştıkça anlıyorum tedavisi olmayan tek hastalık hasret ve ütülü biçimli giyinip kasıla kasıla turlamaya doymadığım Uzun Sokak ve Maraş Caddesi ve kanzilize çıktığım fındık bahçeleri ve gece yarılarına kadar fırtınayla kolbastı oynayan ağaçlar ve limana sığmayıp açıkta demirleyen Yavuz gemisi ve annemin tülbenti ve ordu gibi mukabeleye giden kadınlar ve Atatürk köşkünde gece yarıları bile gülüp dans eden ortancalar ve ortancalar ve ortancalar ve kum taşıyan ve fındık taşıyan tarih kadar eski mavnalar ve mavnalar ve Sibirya’dan yağmurların üstüne binip gelmiş çok yorgun bıldırcınlar ve derelerinden su içmeye inmiş ağaçlar ve ağaçlara sevişir gibi sarılmış kaya sarmaşıkları ve her vadisine tepelerden dikine inen şırıl şırıl dereleri ve pırıl pırıl sürüklenen taşlarını toplayıp cebime koyuyorum ve tek başına düşüp ormanın diplerinde in cin yok mantar küf böcek basmış çürümüş hayalet gibi ağaçları ve uzun boylu erkeklerin dik dik oynadığı Sürmene Horonu ve büyük orta bakır mangalı ve üstünde saç ayağında ince ince tütsü tütsü kızartılan Tirsi balığı ve köy yollarının kazımayla çıkmayan bir daha hiç çıkmayan bela çamuru ve yayla yolunda çil çil kırmızı yüzlü çocuklar ve yanakları kan çanağı alev yüzlü sapsarı kızları ve binlerce üst üste kasa kasa kamyonlar mezgit ve istavrit ve hamsi ve ellerinde bakraçlar yola inmiş ve çömleklerini yoğurt doldurmuş köylü kadınları ve kulaç kulaç kulaç kulaç yarıştığımız dalgalar ve sis basmış hayaller masallar manzaralar içinde hala periler gezen ormanları ve sonsuz evrenin güzelliklerini öğreten otunu yolmaya seyrine yuvarlanmaya tırmanmaya doymadığım boşluğunda Tanrı’yla direk konuştuğum mavi gezegenin en güzel çayırları!

Ve otobüs Yoroz’u döndüğünde uzaktan Trabzon görünür ve ben ağlarım ve barınakları kayalıkları pat pat pat terk ediyor yine açılıyor denize mavi takalar ve ne güzeldir kayalıkları yalayıp yalayıp çırpınan deniz ve ne güzeldi kız gibi su gibi dümdüz Uzunkum’u ve mezhaba artığı kemikleri ve binlerce hayvan boynuzunu yine sahile sürüklemiş dalgalar ve üstümüze düşecek içinden su fışkıran dik kayalıklar ve lodos sonrası sahile vuran kütükler ve yine sel fırtına dağlardan sele kapılıp inmiş kıvıl kıvıl yılan kaynıyor deniz ve yine yıkılmış köprü ve canavar ağzı gibi kabarmış dalgalar ve sise gizlenmiş harabe yıkıntı eski kiliseler ve granit kayalıklardan fışkıran ladinler ve ladinler ve ladinler ve her biri tarihimin aynası gibi taşları ve dokundukça derinden ateşten bir el yontuyor okşuyor simamı ve taşların suratında tarihim ve öyle güzel bir heykel ki işte bu yüzden beni kimse öldüremez diyorum ve içinde hapsolduğum, istesem de dışına çıkamadığım eski köprülerin eski camilerin eski surların bilge taşları ve fırtınaların sürüklediği taşları ve beni, ait olduğum yere mıhlayan taşları ve bu yüzden mi bilmem bu dünyaya ait değilim, kalıbım, dualarla kopa düşe sürüklene yuvarlana bu taşlara dökülmüş, tarihimi tenbih ediyor yine talimat veriyor ve bu yüzden mi ben, mavi yolculukların bembeyaz teknelerine uygun bir adam olamadım, başka bir yerdenim, bu taşları ötelerden taşıyan atların nalından içinde şimşek saklı çok eskiden kalmış demirlerdenim!

Otobüs Yoroz’u dönünce uzaktan Trabzon görünür ve ben ağlarım ve gafulluklarına gizlenmiş engerek yılanları ve orman kıyılarını basmış eğrelti otları ve orman gülleri ve ıslatmayan yağmuru tozdan ince çise ve çise ve çise, ve yer çekimsiz kayalıklar üstünde uça uça duman gibi yüksek yüksek horon oynayan Trabzon, ey Karadeniz, sonsuz, kutsal şehir, volkan şehir! Seni sevmek için bahanedir babamın mezarı! Evladın olmak! Gururumsun naramsın! Ve ama bahanedir yaylaların sahilin! Bahanedir Trabzonspor’un, bahanedir simsiyah kumun, bahanedir granit tepelerin! Seni sevmek için bahanedir, ey memleketim, evladın olmak, herşeyin üstünde!

Ruhumu borçlu olduğum gergin ve büyülü ve mucize şehir ve ortancalar ve ortancalar ve ortancalar, kalbimin diğer tarafı ortancalar, herşeyin üstünde. Yine gördüm yine patlaya patlaya açıyor ortancalar! Dik başımı ladinlerine tepelerine borçlu olduğum şehir, sen öğrettin vatan denilen şey yaylalarından da yüksekte! Bu büyük eşsiz vatanı sevmek için ey Trabzon baştan sona bahanesin! Ne yorgunluk ne iştahsızlık ne tökezlemek ne baş ağrısı ne durup bir saniye nefeslenmek ne uykusuzluk ne suskunluk, ey beni savaşsız bırakmayan ve alnıma koyduğun meşaleyi hiç söndürmeyen şehir, beynimi patlatıp yakan bir şey var!

Ejderha sürüsü gibi kopup gelen dev dalgaların da yularını tutan biri var, o rüzgarı kırbaçlayan biri var, ne varsa neşesinde var, ortancalar gibi alevden giyindim, ateşini rüzgarlarında sakladım, alevini yağmurlarında ormanlarında sakladım!

Ey ortancalar, söyleyin, bir çocuğun alev alması kaç zaman sürer, bir dinamitin patlaması, sizi sığdıracak ne kucak ne gönül ne saksı bulunmaz, satın almaya para bulunmaz, bir arazi parçası bir emlakçı meselesi değil burası, anlayın, burası başka bir dünyanın terkibi ve boncuk verip satın almadık ve çok değerli yatırım deyip pazarlığını asla yapmadık!

Ve ortancalar gürül gürül neşene soylu bir sadakat borçluyum, o çok yüksek çayırlarının çiçek çiçek özgürlüğünden sorumluyum, anlasın herkes, kılıçla aldığım toprağını ticaret deyip tecavüz ettirmem, ormanlarını üç kuruşluk dinsiz kitapsız tüccarlarına yoldurtmam, anlayın, makul bir fiyat ekonomi zorluyor diye pazarlık edeni, anlayın, bu sefer yarına bırakmam, anlasın artık, aklını kaybetmiş siyasetçilerin .ötlerinin rahatlığı sarayları için seni pazarlamasına sessiz kalamam ve ne çabuk unuttun duaların rüzgarlarındı ve korudu ve sakındı ve her birimizi top tüfek mermi yapıp alemlere fırlattı ve kanatlarımı ve dizginlenemez evlatlarını mayalayan yaylalar, ve, ve sızısı hiç dinmeyen ortancalar!

Ve otobüs Yoroz’u döner ve uzaktan Trabzon görünür, sesini evlatlarının vücuduna beton gibi döken mucizevi şehir, kaç zamandır amansız bir harbe düştüm yine gelemedim, toprağını öpemedim ve Trabzon’un arkası yüksek bir uçurum ve yol boyu kızılcıklar ve Gümüşhane’nin demirden tepeleri ve başım üstünde memleketimin efsane süsü dumanı yine bela bela sis sis tütüyor yine koyu yeşil karanlık ormanları ve hala nöbetini tutuyor evlatların ve Balkan Savaşı’nın ve Çanakkale’nin ve Sarıkamış’ın ve hala hesabı ortada duruyor!

Hala çığlık çığlığa hala kor ateş ortancalar, ve hiç bir kuvvet senden başka hiç bir şey fayda etmedi bu zapedilmez deliliğe ve taş üstüne kazınıp Musa’ya inen vahiy değil ve canavar ağzı gibi lacivert gökleri yara yara öfkeden kudurmuş ve ne kadar yağma talan edilse de ve ne kadar çirkin betonlar üstüne dökülse de ve hala kudretten bir güç var evlatlarının öfkesinde!

Seni hasretle kucaklamak memleketi sevmek için bahanedir ve hatıralar ve çocukluğumuz hepsi seni sevmek için bahanedir ve o büyük memleketin tarihine cephelerine bir daha koşabilmek  için bahanedir ve kucaklamak ferahlamak ve kavuşup rahatlatan bu sevinç çığlıkları ve bu bitmeyen hasret, ey Trabzon hepsi her şeyin her çiçeğin her hatıran, o tarih kadar eski o eşsiz büyük vatana, kurban olmak için, bahanedir!

Yorumlar (1)
Zehra Topal 2 ay önce
Tebrik ediyorum Nihat Bey, o Yoroz burnu un hemen içindeki Mersin köyünün gazinosu ve arsası bugünlerde yandaşlara peşkeş çekilmeye çalışılıyor. Köylü olarak hep birlikte karşılarında durmaya çalışıyoruz. Desteğinizi bekliyoruz. Teşekkürler.