TRABZON TARİHİNDE SALGINLAR VE CORONA 

trabzon-tarihinde-1.gifTrabzon’da nüfus hareketleri şehrin kuruluş tarihinden bu yana vardır.

Geçiş noktası konumunda olması kara ve deniz ulaşımının bitiş ve başlangıç yerinde bulunması nedeniyle doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden insan geçişleri Trabzon'a hem avantaj sağlıyor hem de sıkıntıları da beraberinde getiriyordu.

Bu arada göçler, muhacirler, işgaller, saldırılar, savaşlar da ayrıca şehre hastalık yayılması açısından ölümcül sonuçlar doğuruyordu.

Tarihe bir göz attığımızda Trabzon'un salgın hastalıklardan çok çektiğini, kitlesel ölümlere sahne olduğunu şehrin nüfusunun yarıdan çoğunun "kırıldığı"nı görüyoruz.

Antik dönemlerden, paganist inancın hüküm sürdüğü milattan önceki tarihlerden itibaren 19.yy’a kadar devam eden süreçte Trabzon başta veba salgını olmak üzere bulaşıcı hastalıklarla mücadele eden bir yer olmuştu.

Bir gemi deyip geçmeyin.

İtalya’dan kalkmış...

O günün şartlarında, İtalya /Cenevo/Venedik/Trabzon hattında bulunan her limana uğranılır. Yük alınır. Yük boşaltılır. Tayfa karaya çıkar. Tüccarlarla liman işçileri ile halkla yakın ilişkiler kurulur.

Sonunda Trabzon'a gelindiğinde gemiyle yükün yanında hangi hastalığı taşıdığı da karaya çıktığında belli olur.

Asker gelir. Göçmen gelir. Tüccar gelir. Esir gelir...

Ve sonunda çağın en korkunç hastalığı VEBA  da Trabzon Limanı ile kente ayak basar.

Bu salgınları özetle incelediğimizde gerçekten Trabzon'un tarih boyunca  salgın hastalıklardan bitap düştüğü yıllar olmuş.

1347'nin Eylül ayında Kırım merkezli başlayan veba hastalığı oralarda tüccarlık yapan Trabzonluların şehirlerine kaçmaya çalışması ile 6 ay süren veba salgını kenti adeta viraneye çevirmişti.

Bu salgında kentin nüfusunun % 80'i yok olmuştu. Bu yıkım sadece Trabzon’la sınırlı kalmadı. Başta Akdeniz havzası olmak üzere Trabzon'a bağlantısı olan tüm liman kentleri de bu felaketten paylarını aldılar.

1362 yılında tarihçi Panaret günlüğünde "Veba hastalığının birdenbire sirayet ettiğini, bir yıl boyunca sürdüğünü, yaz sıcaklarında bu illetin daha da arttığını,çok insanların bu illete tutulup bu dünyadan göçtüğünü" anlatır.

Hatta kralın(Aleksi lll) maiyeti ile birlikte salgından kaçmak için 1362 Mart ayında "Orta Haldia" kırsalına çekildiği ve Haziran ayında  döndüğünde de tedbirli davranıp şehre girmeden Boztepe'de çadır kurdurup bir müddet daha orada konakladığı bilinir.

Ama Trabzon 1382 yılında tekrar salgının etkisine girer sadece sahil değil Maçka gibi kırsal alanlar da felaketten etkilenir. 

***

trabzon-tarihinde-2.jpgSalgınlar bitmez. 

Yolu Trabzon'a düşen misyonerler,seyyahlar ,diplomatlar salgın konusunda yazdıkları hatırat ve raporlarda bu konuya yer vermişlerdir.

Eli Smith:

Amerikalı.

Proteston misyoner.

1833’te Trabzon’da bulunmuş.

Trabzon'da bulunduğu sırada vebanın etkisinden kurtulmak için Cevizlik'te (Maçka)kalmış.

Smith hava sıcaklığı ve nemin yoğunluğundan dolayı Humma hastalığının da görüldüğünü belirterek" Liman şehri olması dolaysıyla mikropların Avrupa'dan gelen gemilerin ambarlarında yuvalanan fareler kanalıyla şehre yayıldığını" da belirtir.

Emund Spencer:

İngiliz bir seyyah araştırmacıdır.

O da 1838'de Trabzon'u ziyaretinde veba salgını nedeniyle, tüccarların kendilerini evlerine kapattıklarını  bulaşma riski nedeniyle kağıt ve paraya ellerini sürmediklerini halkın da kendilerini evlerinde  izole ettiklerini belirtir.

J.Philip Fallmerayer:

Alman tarihçi.1840-1842/1847 yıllarında Osmanlı topraklarında araştırmalar yapmış.

1840'da  İstanbul'dan bindiği yine İstanbul isimli Avusturya şirketine ait lüks bir gemi ile Trabzon'a  gelmiş.

1828/1829 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında  Ruslara bırakılan Kars Ardahan bölgesi ve Kırım Savaşı ile de çok sayıda göçmen akınına uğrayan Trabzon'da Çiçek,tifüs,dizanteri gibi hastalıklardan tahminen günde 200/300 kişinin öldüğünü belirtir.

Kentte ekmek kıtlığı başlamış.

Ticari hayatın  bitmiş olduğunu belirten Fallmareyer, Trabzon'un bu göçmen yükünü kaldırmadığını, salgının çok büyük boyutlara ulaştığını yazar.

Pierre Jarôme Duprě:

Fransız diplomat/konsolos...

1803te Trabzon'a görevli olarak gelmiş.

1811’de başlayan vebanın 1813 e kadar sürdüğünü, Önce sahillerde görülen salgının yetersiz tedbirler sonucu iç kesimlere kadar sıçradığını yazın  çok ölümlü süren hastalığın kışla birlikte ölüm oranının düştüğünü belirtir.

Kendisinin de hastalığa yakalandığını titiz bir mücadele ile bu hastalıktan kurtulduğunu fakat ahalinin ölüm oranının % 10/12 olduğunu bunun da 2500 kişiye tekabül ettiğini söyler.

Samsun /Gürcistan hattı boyunca 250.000 bin gibi korkunç sayıda insanın öldüğünü anlatır.

Konsolos bir de önemli bilgi vermektedir.1813’te kış çok sert geçmiş. Bütün meyveler donmuş.Karın yüksekliği bir metreyi bulmuş.

Yiyecek sıkıntısı çekilse de ağır kış şartlarından ötürü salgın da etkisini yitirmeye başlamış.

Kimi seyyah, kimi misyoner, kimi Trabzon İmparatorluğunun mensubu, kimi de diplomat olarak Trabzon'da bulunan ve yazıları ile Trabzon'a dair önemli bilgileri aktaran isimlerin birleştiği iki nokta var:

Salgınlar Trabzon'un  liman kenti oluşu ve ticari hareketliliğin üst seviyede bulunuşu ve üstüne üstlük göçmen akınlarına uğrayışları ile ilgili olarak bulaşma riskini her dönemde taşımıştır.

İkinci husus da bu bulaşmalardan uzak durmak için kent merkezin den uzak yerlerde ikamet etme isteği her dönemde Trabzon halkında olmuştur.

Tabi  salgınlar sadece Trabzon'da görülmemiştir. Aynı yıllarda bütün dünya bu tür salgınların pençesinde kıvranmıştır. İstanbul da bu salgınlardan etkilenip zor zamanlar geçirmişti.

Karantina tedbirleri alınsa da hastalıkla baş etmek çok zordu.

O dönemlerde eldeki imkanlar doğrultusunda yapılabilecekler yapılmış. Tecrit. Cenazelerin kireçle gömülmesi gibi önlemler alınmış.

Halkın belleğinde bu hastalıklar uzun süre yer etmiş. Yaşam biçimlerine yerleşim yeri seçimlerine bile yansımış.”

Hiç unutmam Muhacirliği görmüş dedeme, neden Değirmendere Çömlekçi gibi yerlerden arazi filan almadınız da Dolaylı/Zanbur köyü  gibi dik bayır yerleri tercih ettiniz diye sorduğumda aldığım cevap o dönemin şartlarına göre çok mantıklıydı:

"O dönemde sahil hastalık taşıyor Sivrisinekler kol geziyor Havası temiz sahilden uzak yerleri o yüzden tercih ettik."

Evet tarihi bilgiler de bunu doğruluyor.

***

trabzon-tarihinde-1.jpgŞimdi de CORONA ZAMANI  

Önlem almayarak işimiz zor 

Hem sağlığımızı hem ekonominizi hem sosyal hayatımızı etkiliyor.

Şartlar o günlerdeki gibi kötü değil.

Devlet ve millet olarak çok aşamalardan geçip sağlık alanında önemli yerlere geldik.

Ama bu CORONA  tedbirsizliği asla affetmiyor.

Kurallara uyalım.

Bir şey olmaz demeyelim.

Oluyor.

Hem de kötü oluyor.

Tarih ders almak için vardır.

Hititlerin de böyle bir salgın hastalık nedeniyle tarih sahnesinden silindiği bilinir.

Son not:

Adam virüs taşıyıcısı Devlet ilgilenmiş. Sağlıkçılar kontrolünü yapmış. Evinde kendini karantinaya al demiş. Sizi takip ediyoruz diye de bir güzel tembihlemiş.

O nerde yakalanmış biliyor musunuz?

Dolmuşta...

Yoruma gerek var mı?

ALMANYA DİĞER İLLERİ YOKSAYDI

Tamam CORONA tüm dünyayı etkiledi.

Her ülke kendi halkını düşünüyor.

En az hasarla bu süreci geçirmeye çalışıyor.

Almanya da turizm mevsiminin bitimine bir aydan az zaman kala lütfetmiş içinde bırakın Anadolu kentlerini İstanbul ve Ankara'nın dahi olmadığı 4 ilimize yönelik seyahat yasağını kaldırmış.

Antalya, Aydın, Muğla ve İzmir için kaldırılan yasak diğer illerimiz için devam ediyor.

Kendi turizm sektörünün baskısı olmasa idi büyük bir ihtimalle bu illerimize yönelik uçuş kısıtlamalarını da kaldırmayacaklardı.

Almanya diğer illerimizi yok saymış.

Oralara gitmeyi kendi insanları adına sakıncalı görmüş.

Bu nasıl sakıncadır, bilemeyiz tabi.

Ne düşünmüşler neden böyle karar almışlar?

Mesela Trabzon'a Alman turist niye gelmesin?

Bu kararı bu dört ilimizdeki turizmciler ve hatta Kültür ve Turizm Bakanlığı olumlu görebilir.

Bakın biz bulaş riskine karşı her türlü önlemi aldık güvenli işletme belgelerimizi de tamamladık, sonuçta Alman turistler gelmeye başladılar da diyebilirler.

Aynı belgeleri alan Trabzon gibi birçok ilimiz de var.

Bakanlık bu konuda Almanya'yı sadece bu dört il için mi ikna edebilmiş.

Yoksa mevsimin  sona ermeye başladığı bugünlerde giderayak Türkiye'ye bir kıyak çektiğini mi düşünüyor Almanya?

Öyle ya da böyle bu yıl turizm dibe vurmuştur.

Antalya gibi turizm merkezlerinde bırakın doluluk oranlarını  otellerin yüzde kırkının kapalı olduğu bir dönem geçiriyoruz.

Trabzon mu?

Antalya öyleyse Trabzon'u siz düşünün.

Fındıkçıları, çaycıları, izincileri, bayramcıları, gurbetçileri, yaylacıları, turist niyetine sayarsak belki kendimizi teselli ederiz.

Kaç otel, kaç çalışanını zorunlu izne ayırmış bu arada?

TÜVTÜRK UYGULAMALARI

tuvturk.jpgTÜVTÜRK denen bir kuruluş var.
Araç muayenesi yapar.
Her araç sahibi bu muayeneyi yaptırmak zorunda.
Randevusuz çalışmaz.
Muayene tarihin dolmadan randevu almaya uğraşırsın, alamazsın zorunlu olarak gecikmeli randevu alırsın ve bu gecikmeden dolayı %5 faiz ödersin.
Bir de egzos muayenesi var ona da ayrıca para ödersin.

Egzos muayenesi için başka yerler de var. Ama gelmişsin oraya kadar bir daha git gel yapmamak için onu da yaptırdık orda mecburen.
Üstelik bu paraları nakit isterler.
Ufak tefek de olsa bir araba muayenesi ortalama 500 TL’ye gelir.
Sorular:
Neden bu kadar pahalıdır bu muayene?
Başka bir kurum yok mudur bu sektörde? Tekel oluşmuş.
Devlet bu ortamda vatandaşa her türlü kolaylığı gösterirken bir şirket bırakın indirimi, taksiti, kredi kartını, neden ille de peşin ücret ister?
Gecikme faizi de ne oluyor?
On gün önceden randevu almaya çalışıyorsun süren bitmeden muayene randevusu almak için, alamıyorsun. Faize düşüyorsun.
Kısaca elin  mahkum. Ne derlerse yapmak zorundasın.

Bir de müşteriye karşı ilgi yok.

Sırada bekliyorsun.

Ayaktasın.

İki tane tabure koymak zor mu?

13.00 randevu aldık.

20’sinde biten muayene için o tarihten önce randevu almaya çalıştık.Yoğunluktan alamadık.

28 Temmuza gün aldık.

17 TL faiz ödedik.

Ne para değil mi?

8 günde 420 TL’nin faizi.

Buna halk dilinde "gara faiz" derler.

Ayakta filan bekleme derken muayeneye girdik.

Sağ arka fren lambasının ışığı zayıf çıkmasın mı?

Bir ay içinde yapıp getirirsen parasız muayenen olur dediler. 

Eee muayene süresi bitmiş  temiz kağıdını alamamışsın. Trafik ne der sonra?

Neyse hemen sanayide bir oto elektrikçisini bulduk.

Usta;

Abi bi çay için ben şimdi hallederim dedi.

Oturduk çay bitmeden işimiz bitti. Lambanın değişmesi gerekirmiş.

Borcumuz nedir dedim:

Usta, abi 10 lira yeter...

Çıkardım 20 lira verdim.

Abi üstünü al deyince usta,

Yok arkadaş çay içtik oturduk 10 dakikada işimizi gördük. Çay parasına say deyip yeniden muayeneye döndük.

Yeniden sıra yeniden kuyruk yeniden ayakta bekleme..

Sonuçta 13.00’da geldiğimiz yerden 16.30'da çıktık.

Harcadığım zaman ve para bir yana da en çok neye hayıflandım biliyor musunuz?

10 liralık iş için çayımızı ısmarlayan oto elektrik ile 500 TL paramızı alan Tüvtürk'ün bırakın çayı, oturtacak bir tabure hizmetinde bulunmamasına...
Tüvtürk'ün keyfiliklerine dur diyecek kurum yok mu?

           

 

Önceki ve Sonraki Yazılar