Turhan Eyüboğlu

Turhan Eyüboğlu

VEDA BUSESİ

Artık hastanenin bahçe kapısına gelmiş, bahçede bulunan kocaman çınar ağacının sararan yapraklarının uçuşması arasında kalmıştı. Yapraklar sanki bir komutandan emir almışcasına sırayla toprağa doğru yol alıyorlardı. Toprağa kavuşan yaprak tüm bedeniyle 'Seninim!' dercesine kendini toprağa teslim ediyordu.

Yaprakları çiğneyerek hastaneye doğru ilerliyordu ki aklına ilk kızı geldi! Alev ateş yanıyordu kucağında onu bu yoldan hastaneye getirirken. Bahçe yolunu çok hızlı geçip ateşler içinde yanan kızını doktora getirdiğinde 'Havale geçiriyor!' sözünü duymuştu. Ancak bütün çabalara rağmen küçük kızını kurtaramamıştı doktorlar.

Hastanenin bahçe yolunda yürümek ona eziyet veriyordu artık. İçinden dua ediyor, 'Allah'ım ne olursun bu kızımı bana bağışla!' diye yalvarıyordu. Artık giriş kapısına gelmiş, merdivenleri hızlıca çıkmaya başlamıştı. İkinci katta büyük bir kapının önünde durdu. İçeride nefessiz kalacakmış gibi bir iki derin derin nefesi içine çekerek kapıyı açtı.

İçeri girdi, gözleri kapalı olarak 'Allah'ım inşallah yatakta oturuyor ve gülümsüyordur! Gün boyunca onun yanında kalıp kızımla konuşacağım!' diye aklından geçirdi. Ancak bir taraftan da öyle olsa doktor 'Hastaneye gelmeniz gerekiyor!' niye desin diye de aklının bir tarafı onu dürtüyordu.

Gözlerini açtı, loş bir oda... Gündüz olmasına rağmen perdeler kapanmış durumdaydı. Yatağa baktığında kızı uyuyor gibiydi. Yavaşça yatağa yaklaştı, kızına doğru eğildi,  artık kızının yüzünü seçebiliyordu. Saçları ıslaktı; elini yavaşça yastığa koyunca yastığın da ıslak olduğunu hisseti. Birden elini yastıktan çekti.

Odanın kapalı perdelerinin olduğu tarafta bir sandalyeye gözü takıldı. Onu almak için sandalyeye doğru yürüdü. Sandalyeyi alırken perdeyi hafifçe açtı. Güneş sanki perdenin arkasında içeriye girmek için saatlerce bekliyormuş gibi aceleyle içeriye sızdı. Artık odanın bir bölümü tablolarda resmedilen karanlıkla aydınlığın kesiştiği yer gibi olmuştu.

Sandalyeyi kızının yatağının yanına koydu ve bedeninde tonlarca ağırlığı hisseder gibi sandalyeye oturdu. Yavaşça elini kızının eline doğru uzattı; artık elleri kavuşmuştu. Kızının eli kendi elinin içinde 'Beni bırakma!' dercesine değil 'Yanımdasın ya, o bana yeter!' diye tutuyordu elinden.

Kızının yüzüne bakamıyordu; zira kızı çok zor nefes alıyor, göğüs kafesi yerinden çıkarcasına kalkıp iniyor ve o hiçbir şey yapamıyordu elini tutmanın dışında. Bir anda kızının nefesi duruyor, sanki öksürecek gibi geliyordu ona ve hızla kalkıp inen göğsü, dalgasız bir deniz gibi kalıyordu.

O an gözlerine bakıyor aç dercesine, ancak sol gözünden bir yaş damlası hedefine giden bir kurşun gibi beliriyordu. İşte o an, gözyaşının belirdiği an, onun kendini hatırladığı andan şimdiki ana kadar, onunla geçirdiği hayatı film şeridi gibi gözünde canlanıyordu.

Gözyaşı gözün ucundan bir damla olarak doğuyor, sonra arkasında bir yol bırakarak şakağa doğru yuvarlanıyor, sonra bir dağın tepesinden aşağıya akarcasına yanağa doğru hızlanıyordu. İşte bu zaman içinde kızıyla geçirdiği hayatı tekrarlanıyordu gözünün önünde. Bir mucize gibi bu kısacık süreye bir yaşamı sığdırıyordu.

Elini tutan el, elinin onun elini tutmaya ihtiyacı olduğunu hissediyordu. Çünkü o 'Yanımdasın ya o bana yeter!' diyen el, elini tutamaz hale geliyodur. Kızının eli alev alev yanıyordu. O yangın ona sıçramış, artık onun eli de ateşten yanmaya ve bu yangın vücudunu sarmaya başlamıştı.

Elini tuttuğu kızı belli ki tüm gece kimseyi rahatsız etmemek için ateşler içinde yatakta kalmıştı. O kadar bitkin düşmüştü ki artık eli elini tutamıyordu. Gülümsemek istiyor, ancak yüz kasları buna izin vermiyordu. Çok kısık bir sesle:

"Baba akşam rüyamda annemi gördüm, çok iyiydi!"

"Çok sevindim kızım!"

"Baba, biliyorsun annemin ölümüne çok üzülmüş, çok ağlamıştım. Şimdi bana bir söz vermeni istiyorum!"

"Ne sözü kızım?"

"Benim arkamdan ağlamayacağının sözünü!"

Baba, kızından gözlerini kaçırarak başını olur anlamında aşağı yukarı salladı. İçinde kopan fırtınayı ona hissettirmemek için elinden geleni yapıyordu.

Eşini bir sene önce yine böyle bir ateşli hastalık nedeniyle kaybetmişti. Eşi tedaviyi reddederek sanki küçük kızına daha hızlı kavuşmak için böyle bir karar almıştı. Onu bir türlü tedaviye ikna edememişti. Artık yanında sadece bu kızı kalmıştı. Onu kaybetmek istemediği için bir şeyler yapmak istiyor, ancak kızının yanında olmanın dışında elinden bir şey gelmiyordu.

Birden elini tuttuğu kızının eli güçsüzleşip elini bıraktı. Hemen ayağa kalktı ve kızına doğru eğildi. Kızının gözleri uykuya dönmüş bir insanın gözleri gibi kapalı ve mutlu olmuş gibi de gülümser haldeydi. Biraz daha eğilip alnına bir öpücük kondurdu. İşte o anda kızının nefes almadığını fark etti ve başını kaldırarak ona uzun uzun baktı.

"Doktor, doktor, kızıma bir şey oldu!"diye seslendi.

İçeri giren doktor kızın yanına koştu. İşte zaman kızı için orada durmuştu. Doktor: 

"Başınız sağolsun, kızınızı kaybettik!" 

Kızıyla geçirdiği son beş dakikadan sonra baba kalbi, o anda verdiği sözü tutamamış ve kızı ile arasında geçen o son anları şiire dökmekten kendini alamamıştı. Bu muhteşem dizeler de işte böyle bir acının ardından yazıya dökülmüş ve ölümsüzleşmişti.

VEDA BUSESİ

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın?

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?

Veda Busesi, Şair Orhan Seyfi Orhon'un kızı için yazdığı Yusuf Nalkesen'in de muhayyerkürdi makamında bestelediği şiirdir. Bu şiir sözleri itibarıyla iki aşığın birbirine yazdığı şiir olarak algılanmıştır. Oysa gerçek bu öyküde anlatıldığı biçimdedir. Şimdi gerçeği öğrendiniz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.