Yaşam Biçimimiz Üzerine

1950 ve 60’lı yıllarda bedavadan küçük kitapçıklar dağıtılırdı. Komünizmin ne kadar şerefsiz ne kadar işkenceci bir sistem olduğu anlatılırdı. O günün gençleri zaten okuyacak kitap bulmakta güçlük çekerlerdi. Kitap satın almak kolay iş değildi. O kitapçıkları okuyanlar okumayanlara, demir perde ülkelerinde yaşamanın zorluklarını anlatırdı. Aile içinde bile insanlar biri birleriyle her şeyi konuşamazmış. Çocuk babayı ya da baba oğlunu, yeteri kadar komünist olmadığı gerekçesiyle polise şikâyet edermiş. Benzeri haberleri okuyunca halimize şükrederdik. Bizde, yani kapitalist dünyada yaşanan olumsuz olaylar da aynı şekilde demir perde ülkelerinde yayınlanırdı. Doğrusu her iki sistem de insanca yaşama olanağı sunmuyordu insanına. Al birini vur ötekine.

***             

20. yüzyılın sonunda yaklaşırken görüldü ki kominizim iflas etti. Kapitalizm ise çok yaşlı yürümeye takati olmayan hasta bir adam misali. İnadına genç ve dinç göstermek istiyor. Başaramıyor aslında düşüyor kalkıyor duvarlara tosluyor. Gerçekte kapitalizm iflas etti de söylemeye utanıyor, oyalayıp duruyorlar.

***         

Biz bu Amerikan modelini 1946 yılında benimsemişiz, o günden beri bir türlü işimiz rast gitmedi. Sosyal içeriği olmayan acımasız yabani bir düzene geçtik.

***           

1946’dan önce Türkiye’de işleyen ekonomik model Atatürk’ün tarif ettiği gibiydi. “Yurdun efendisi gerçek üretici” köylü, sanayici, zanaatkâr idi. İşleyiş mantığı ise, herkes köyünde kasabasında kentinde, doğduğu yerde gayret gösterecek, zenginlik peşinde koşacaktı. Devlet “Demir ağlarla” örecekti ülkeyi. Yani altyapı hizmetlerini verecekti. Teknik okul veya enstitülerde yetiştirilen gençler mahallesine dönünce hem kendisi üretecek hem de halka önderlik yapacak, öğretecekti. Kısa bir süre bu sistem işletildi. 1946 yılında Missuori gemisi İstanbul’a Truman’ın özel temsilcisini getirdi. İnönü ile Dolma Bahçe Sarayında görüştüler ve ondan sonra olanlar oldu. Kısaca; uğursuz komünizm korkusundan koruma altına alındık.

***               

Toprak bütün zenginliklerin anasıdır. O günler yoksulluk kıtlık günleriydi. Herkes toprak ile iç içeydi. Toprağı az olsa bile başını sokacak iyi kötü bir evi ve bahçesi vardı. Tapusuz olsa bile hiç kimse evini başına yıkmazdı. O nedenle yoksul olması bugünkü gibi intihar etmesini gerektirmiyordu.

***

Amerikalıların sistemine girince onlar gibi “Küçük Amerika” olmayı düşledik. Bir dediklerini iki etmedik. İlk olarak ahalinin birkaç büyük kente toplanması için gayret sarf edildi. John Steınbeck’in “Gazap Üzümleri” romanını okuyanlar bilir. Bankalar, ABD’nin doğusundaki köylülere bolca kredi dağıtır. Krediler ödenemeyince bir yalan haber yaydılar ortalığa. Batıdaki kentlerde fevkalade iş imkânları olduğu duyuruldu. Bir yandan da icra memurları halkı sıkıştırmaktaydı. Çaresiz kalan halk batıya doğru göçe başlar. Pek çoğu binlerce kilometrelik yolda hayatını kaybeder. Menzile ulaşanlar için tam bir hayal kırıklığı vardır. Aynen o romanda olduğu gibi Türk halkı batıya akın etmesi için adeta teşvik edildi. Atalarının yaşadığı toprakları terk ederek yeni bir yaşam biçimine doğru ama umutla yola çıkarlar. Gittikleri yerlerde ise çetin bir yaşam onları beklemekteydi.

Neden?

Devlet güya halkı belirli merkezlere toplayarak altyapı ve güvenlik sorununu ucuza getirecekti. O nedenle batıdaki kent kenar semtlerinin talan edilmesine göz yumuldu.

***          

Kimimiz şehit kimimiz gazi olduk ve bu ülkeyi yeniden ihya ettik. Ettik ama 9 Eylül 1922 de düşmanı denize döktükten sonra evine dönen askerlerden pek çoğunun yeteri kadar, daha doğrusu karnını doyurabilecek kadar toprağı yoktu. Tarım yapılabilecek toprağın önemli bir bölümü toprak ağalarının elindeydi. Toprak reformu ve dolayısı ile adil bölüşümden söz edenler, komünist ilan edildi hapislere atıldı, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen işkencelerden geçirildi. İşkence görenler komünist olmadıklarını, zaten komünist düzende özel mülkiyetin olamayacağını kimseye anlatamadı.

Şu soru ise hiçbir zaman sorulamadı.

“Bu ülke insanı binlerce savaşta, milyarlarca kez ölmesinin anlamı ne idi?”  

***                        

Kapitalizm insani değerlerden yoksun, kimin gücü kime yeterse sistemi. Hiç gereği yokken köyde yaşayanları kente sürdü. Köyde yaşarken aç ve açıkta kalmak korkusu olmayan insan şimdi çok zor bir yaşamın içinde cebelleşiyor. Krizlerde, işten çıkarılıyor “ne olacağım?” korkusu ile kişiliği bozuluyor, soysuz bir ahlâk edinmek zorunda kalıyor. Kendini çaresiz gördüğü anda intihar etmeyi bir çıkış yolu olarak görüyor. Oysa toprağı olan hiç kimse intihar etmeyi düşünmez.

Ahalinin yüzde seksen beşinin kentlerde yaşaması planlanmış. Şimdilerde bu rakama epey yaklaşıldı. Ne var ki kentin dokusu bozuldu köyü aratır hale geldi. Aç ve açıkta kalan insanların sayısı hızla artıyor.

Geçim sıkıntısı ve endişesi ile yıldırılan insan yığınları sürüden sayılıyor artık.

***            

Ülkemizde yaşam alanları bölüşülecek herkes kendi işini yapacaktı.

Son yıllarda şeker pancarı, fındık, buğday, bakliyat gibi temel gıda ürünlerini yetiştirmek cazibesini yitirdi. Artık köyde yaşamak, gerçek bir üretici gibi yaşamak da mümkün olamıyor. Köylünün, üreticinin umutsuzluğa düşmesi sistemin umurunda değil.

İddia ediliyor ki “üretmeyelim ithal edelim.” Daha ekonomik olurmuş. Üretemeyenler üretenlerin ancak kölesi olabileceği nasıl oluyor da akıllara gelemiyor, anlaşılır gibi değil. Benim köylüm üretmeyecek, örneğin; bakliyat Kanada’dan alınacakmış. Bu, saçmalıktan öte çılgınlıktır. Neden olarak da; Dolar şöyle olmuş borsa böyle seyir izlemiş gibi saçma sapan bahaneler öngörülüyor.

İşleyişi bakımından alenen kumar olan borsa, ekonomik göstergelerin en önemlisi olarak görülüyor. Buna karşılık örneğin; pancar, fındık yetiştiricisi ürününü satamayınca devletin umurunda olmuyor.

Devleti yönetenler borsada kumar oynayanlarla daha bir muhabbet içindedir. 

***            

Toprak zenginliklerin anasıdır, geri kalan zenginliklerin tamamı sanaldır. Eğer hakkı olan toprağı, ülke insanına vermez de mutlu azınlığın eline verirseniz ve diğerleri de bunun zararını algılarsa işler o zaman çığırından çıkar.

Türkiye’de var olan terör olgusunun baş nedenlerinden birisi, ayrı bir yazı konusudur ama toprağın adil olarak taksim edilmeyişidir.

***            

19. yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başında, bugünkü gibi olmasa da Paris kentinde terör vardı. Onlar o zaman adına anarşi diyorlardı. Yoksul varoşlardan kente inen genç insanlar açtı. Konforlu lokantalarda yemek yiyenleri görür şaşırırlardı. Açlar bir yanda, toklar diğer yanda ama aynı kentte. Varoşlardan gelen açlar lokantaların dolu olduğu bir anda ceplerinden taşları çıkarıp camlara doğru savururlardı. Şangır şungur kırılan camların saçtığı korku ile yemeği bırakıp can derdine düşerdi insanlar. Taş atanlar hızla uzaklaşırdı. Çok zaman yakalanmazlardı. Ve Fransızlar o işe “anarşi” işi yapanlara da “Anarşist” dediler. Çok geçmeden sorunun nedenlerini araştırıp buldular ve Paris eski düzenine yeniden dönmüştü.

Bizde ise çeyrek asırdan fazla oldu terör var. Nedeninde bile anlaşamadık. Kimisi terör sorunu diyor kimisi Kürt sorunu. Doğru olan ise toprak bölüşümü sorunudur. Toprak ağalarının desteklediği bir olgu olduğunu hiç kimse görmek istemiyor.

Toprak zenginliklerin anasıdır diğer zenginlikler sanaldır.

***         

Ahalinin önemli çoğunluğu batıdaki kentlere sürülünce memleketin doğal dengesi bozuldu. Köylerde üretim önemli oranda durdu. Kentlere gidenler ise ne kentli olabildiler ne de köylü kaldılar.

Ülkede kültürel doku temelli bozuldu.

Kentin havası, suyu yetmez oldu. Hava ve çevre kirliliği diye yeni sorunlar türedi.

Kentlere yakın olan ormanlar tıraş edildi.  

Çevre sorunları diye yeni olgular doğdu.

***           

Nüfusun yoğun olduğu kentlerde suç ve terör olgusunun önü alınamaz oldu.

Kapitalizm zarar görmesin diye insan yığınları oradan oraya savruldu.

***

Sonra da; bir adamın konuşmasını beğenmeyen borsa, inişe geçti.

Milyonlarca yersiz yurtsuz işçi işinden çıkarıldı aç ve açıkta kaldı.

***

Bugünkü nüfusa göre hesap edildiğinde kişi başına yüz on bin metre kare toprak düşer.

Yine de bu ülkede aç ve açıkta kalınmasının nedenleri düşünülmüyor.

İnsanları kentlere sürerken, gecekondulara göz yumarken sonucun buralara kadar varacağı düşünülememiş olmalı.

Her krizde yürekleri ağzına gelen milyonlarca ahali bir gün uyanırsa; onlarla nasıl başa çıkılacağı düşünülüyor olmalı.  

***                   

Kapitalizm eski lastikleri olan bir kamyon gibi durmadan teker patlatıyor. Borcu derdi olan pek çok insan işten çıkarılanlar umutsuzluğa kapılıyor.

Bu son kriz ile ilgili olarak intihar edenlerin sayısı çoğaldı.

Zenginlik sayılsa bile toprak dışında var olan zenginliklerin hiç biri gerçekçi değil.

Köy yerinde biraz toprağı olan hiç kimse intiharı düşünmez.

Çünkü Toprak bir bakıma tedavi eden, sağlığa kavuşturan, sağaltandır.

Topraktan geldik yine toprağa dönmemizin nedeni o olmalıdır.           

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.