09.05.2022, 09:28

YEMEN'İN ÖĞRETTİKLERİ..

'Abu yemendir, gülü çemendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Burası Huştur, yolu yokuştur,

Giden gelmiyor acep ne iştir'?

-sürç-i lisanım af ola, çünkü müzik icrasında hiç yetenekli değilimdir- türküsü; bazı kişilerin 'şu andaki ‘Muş ilimize ait olduğunu' bilmelerinin hilâfına Yemen'in Huş kasabasına aittir. Yemen, Osmanlı Cihan Devleti toprakları dahilinde iken, Kâbe'ye olacak saldırarı bir ön karakol etkisinde önceden karşılamak için askere gidip de ağırlıkta Yemen’in Huş kasabasında şehid olan ve geri dönemeyen askerlerimiz için eşleri, anne - babaları, kardeşleri ve sevdikleri ağıtlar yakmışlardı. İşte söz konusu yanık ve dertli türkünün sözleri yakılan bu ağıtlardan oluşmaktadır.

Yazıma böyle bir girizgâh yapmamın nedeni; Yemen Halkı adına temsilci olan bir gurubun Peygamberimizden 'bir öğretici talepleri' üzerine dinimizdeki ana kaynakların Efendimiz tarafından bize öğretilmiş olmasıdır. Bildiğimiz gibi Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizin şahsında insanlık kamuoyuna miladi 610 yılından 622 yılları arasında on üç yıl süre ile Mekke Dönemi'nde, milâdi 622 ile 632 yılları arasında da Medine Dönemi'nde olmak üzere yaklaşık yirmi üç yıllık bir sürede nâzil oldu. Kur'an-ı Kerim'in inzali/gönderiliş sürecinde Peygamberimiz Medine Dönemi'nde iken Yemen halkı bir heyet oluşturarak Peygamberimizin bulunduğu Mescid-i Nebevi'ye göndermişlerdi. Söz konusu bu heyet, "Yemen halkının İslâm Dinini kabul ettiğini, bir öğretici göndererek onun Yemenliler’e İslâm Dini'ni öğretmesini" Peygamberimizden talep etmişlerdi. Mescid i Nebevi o zaman üç bölümden oluşuyordu. Mescid-i Nebevi'nin ilk bölümü, şu anda Peygamberimizin, Hz Ebubekir ve Hz Ömer'in kabirlerinin olduğu Peygamberimizin Evi idi. Mescid-i Nebevi'nin diğer bölümü; Peygamberimizin 'Cennet Bahçesi' diye anlattığı kabri ile Mihrab arasındaki mekãndan oluşan 'Mescid' olan kısımdı. Mescid-i Nebevi'nin bir diğer bölümü de; Sofa/Mekteb/okul olarak tedrisat/eğitim ve oğretim yapılan alandı. Yani Mescid-i Nebevi'nin 'Sofa' denilen bu bölümü, İslâm Eğitim ve Öğretim Tarihi'nde Kur'an-ı Kerim'in gönderilişinden sonra ilk defa oluşturulan bir okuldu. Peygamberimizin yetiştirdiği ve burada yatılı olarak eğitim alan öğrencilere Ashab-ı Suffa/Sofa Halkı/Suffa talebeleri denirdi ve Peygamberimiz bu öğrencileri İslam Dini'ni tebliğ ve öğretmek için değişik ülkelere gönderirdi. Zaten İslâm Dini, neş'et ettiği/doğduğu topraklardan değişik kıtalara ilk dönemde bu talebe sahabelerin fedakârlıkları ile ulaşmıştı.  İşte Peygamberimiz yukarıda konu edindiğim Yemenli Heyet'in 'bizi İslâm Dini hakkında bilgilendirecek birisini istiyoruz' müracaatları üzerine Peygamberimiz Ashab-ı Suffa içerisinde temayüz etmiş olan Muaz bin Cebel'i/Cebel'in oğlu Muaz'ı  -o dönemde 'soy adı'  kullanılmadığı için kişiler babalarına nisbet edilir ve onların isimleri ile tanınırlardı-  göndermeyi düşünmüştü. Peygamberimiz bu konuda Muaz’a teklif götürmeyi düşünmüş ve onun da bu teklifi kabul etmesi halinde ona görevinde takip edeceği usul hakkında da son nasihatlerde bulunmayı plânlamıştı.  Peygamberimiz, kendisine teklifi ilettikten sonra Muaz bin Cebel'den, 'Yemen'e giderim' cevabını alması úzerine de ona, 'Yemen halkı sana sorunları ile geldiğinde onları nasıl çözeceksin?' diye sormuştu. Muaz bin Cebel de, Peygamberimizin bu sorusuna, 'Kur'an'a bakar ve cevaplandırırım’ demişti. Peygamberimiz bu sefer Muz’a, "Kur'an-ı Kerimin getirdiği zaman ve mekânlar üstü değişmez 'ana kurallara’ dayanarak güncel meselelere yeni çözümler getirmek sureti ile "ara kuralları" belirlemek gerektiği" düşüncesinden hareketle, 'Kur'anda net çözümünü bulamadığında, detay/geçici/zaman ve mekânlara göre değişebilen konular olur ise ne yapacaksın?' sorusunu yöneltti. Muaz bin Cebel de, 'Sünnet'e bakarım' yani 'Peygamberimiz döneminde böyle bir sorun oluşmuş ise O’nun bu konuda verdiği cevabı alır ve onlara söylerim' diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz, teknik ve teknoloji geliştiği, şartların değiştiği ve farklı bölgelerde çözüme kavuşturulması gereken yeni meselelerin doğal olarak ortaya çıkacağını öğretir tarzda, 'şayet Sünnette de bulamazsan, bu sefer ne yapacaksın? yani 'Peygamber döneminde böyle bir sorun ortaya çıkmamış ise cevabın ne olacak?' diye sorunca, Muaz da '-Kur'an ve Sünnetten hareketle yani bu iki kaynağın çizdiği çizgiler dahilinde- aklıma danışır ve çözerim’ cevabını vermişti. Peygamberimiz de bunun üzerine Muaz bin Cebel'e, 'Ben de seni Yemen'e vali olarak gönderiyorum' cevabını vermişti. Çünkü o dönemde idarecilik ve eğitimcilik tek kişinin deruhtesinde de olabiliyordu. 

İşte yukarıda anlattığımız bahsi geçen Peygamberimiz'le Muaz bin Cebel arasındaki konuşmadan anlıyoruz ki, İslam Dini'nin kaynakları; Kur'an-ı Kerim, Sünnet ve Akıl'dır. Burada 'açık ve seçık' olarak söyleyeyim; kim demiş ki 'Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimiz, akla önem vermez' diye. Bunu söyleyen kişi, ya Kur'an'ı Kerim’i bilmiyor, Peygamberimizi tanımıyor, ya da ön yargılıdır. Çünkü konuları bilmemenin mazereti olabilir ancak olaylara ön yargı ile yaklaşmanın, bilimsel hiçbir geçerliliği ve itibarı yoktur.  Kaynaklarda Kur'an-ı Kerim ve Sünnet'in yanında ‘İcma' ve 'Kıyas' kavramları da delil olarak gösterilir ki bunlar zaten aklın ürünleridir. 'İcma', sözlükte bir araya gelmek, toplanmak demektir ki askerlikteki sabah yoklamasına 'sabah toplantısı' anlamında aynı kökten gelen 'İctima' denir. İslâm İlâhiyatı Literatüründe ise 'İcma’; zaman içerisinde ortaya çıkan yeni meseleler konusunda uleman'ın -farklı zaman ve bölgelerde yaşamış olsalar da- Kur'an ve Sünnet'ten hareketle, o konunun 'dine uygun olup olmadığı?' konusunda belirttikleri fikirlerlerin aynı olması yani âlimlerin meseleler hakkında görüşleri ve getirdikleri çözümlerde birleşmiş olmalarıdır.  Sözlükte; benzetmek ve uyarlamak gibi anlamlara gelen 'Kıyas' -lise ve sosyal bilim eğitimi alan herkes, mantık dersinde kıyasın yapılış tarzını örneklerle öğrenmiştir-,

 İslâm İlâhiyatı Literatüründe; Kur'an-ı Kerim ve Sünnette net açıklaması olan bir konuya daha sonraki dönemlerde oluşan bir konuyu aralarındaki illet benzerliği sebebiyle uyarlayarak çözüme kavuşturmak demektir. Bu konu şöyle bir örnekle açıklanabilir.  Kıyas; Kur'an ve sünnet'te isimleri geçmeyen ve zaman içerisinde üretilen zararlı ve sarhoş eden maddelerin aralarındaki illet benzerliği yani sarhoş etmiş olmaları nedeni ile, Kur'an ve Sünnette sarhoş ettiği için haram/yasak olduğu belirtilen hamr/sarhoş eden içeçeklere uyarlama yapılarak bunların da haram olduğu hükmüne varılmasıdır.

Özetle biz ilâhiyatçılar herhangi bir konuda görüş belirtirken, ulema   ictihad ederken/meselelere yeni çözümler getirirken, Din İşleri Yüksek Kurulu ve müftüler fetva verirken, dayanak olarak aldıkları 'Kur'an-ı Kerim’, onun Peygamberimiz tarafından uygulaması, açıklaması ve bize öğretimi olan 'Sünnet', Akıl ve onun ürünleri olan ‘İcma' ve 'Kıyas' örnekleridir. Şayet imkânım olur ise; söz konusu kaynaklarımızdan hakkında sırası ile birer özet yazıyı kaleme almayı düşünüyorum..

Yorumlar (0)