Yol değil, yolda olmaktır hayat

   Bazen aramızda birbirimize takılma sözümüzdür, “felsefe yapma bana” . Aslında anlaşılmaz olarak düşündüğümüz laflara karşı söylediğimiz karşıttır bu. Ben en iyisi size biraz felsefeden bahsedeyim. Sıkılmayın, en basit haliyle anlatacağım ve bu yazıdan sonra farklı düşünmeye başladığınızı fark edeceksiniz.
c2a186a3-471c-4f88-b1c2-17824a42f515.jpg   Nedir bu felsefe, hayatımızda bir değeri var mı, yoksa önemsiz ya da ulaşmamıza çok da gerek olmayan lüks bir şey mi? Olağanüstü bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa.
Oysa hemen hemen her gün felsefe yaparız da farkında bile olmayız. Karl Jaspers “Felsefeden kaçılmaz” der. Aslında çok basittir, kavramların ne olduğunu açıklamaya çalışmak, tanımlamaktır felsefenin konusu. Tabi ki en düzgün tanımı yapmaktır amacı. En düzgün tanım ise, tanımlananı tam olarak veren tanımdır. Bunun için de bilgi gerekir. Ne kadar bilgi, o kadar iyi tanım. Bilgi sadece bilmek için, tanımı doğru yapmak içindir, başkaca bir gereksinimi de yoktur. Yoksa bilgiyi biriktirmenin bir anlamı da yoktur.

Çok meşhur bir örnek vardır. “Erdem öğretilebilir mi” der felsefeci. Buna cevap vermek için erdemin ne olduğunu bilmemiz ve tanımlamamız gerekir. Bu da bilgiyle olur.
Felsefeciler der ki, “felsefe yolda olmaktır”.Gerçekten gideceğimiz yeri bilirsek bunun heyecan verici bir yanı yoktur, oysa her şey yolda karşımıza çıkacaktır. Felsefenin soruları, yanıtlarından daha önemlidir yani.
   Felsefenin tarihinden bahsetmeyecek olsam da MÖ 500 yılından bu yana 2500 yıllık bir geçmişi olduğunu söylemekle yetineceğim. Hindistan’da Buda, Çin’de Konfüçyüs, İran’da Zerdüşt, sonra Sokrates, Descartes, Camus, Sartre vs vs vs yüzyıllar boyunca felsefe ve felsefeciler hayatımız çepeçevre kuşatmış ama hep ulaşılması güç, anlaşılmaz sözler söyleyen insanlar olarak algılanmışlardır. Oysa tam tersi, onlar hayatımızı kolaylaştırmak için bize bir düşünce metodu öğreten kişiler olmuşlardır.
Felsefenin binlerce yıllık bu yolculuğundan sonra gelinen son noktada hikaye şöyle;
Nazi işgali sırasında akıl danışmak için yanına gelen eski bir öğrencisinden şöyle bahseder Sartre. Ağabeyi 1940 yılında Fransızların teslim olmasından önce bir muharebede öldürülmüş, ardından babası işbirlikçilere katılıp ailesini terk etmiştir. Artık annesinin tek tesellisi ve tek dayanağı odur. Ancak genç adamın asıl isteği, İspanya üzerinden gizlice İngiltere’ye geçip sürgündeki Özgür Fransız kuvvetlerine katılmak ve Nazilerle savaşmaktır. Ancak ortada bir sorun vardır. Bunu yaparsa yiyecek bulmanın bile iyice zorlaştığı bir dönemde annesini yalnız ve korunaksız bırakmış olacaktı. Delikanlı içinde bulunduğu durumda ne yapmalıydı? Annesini gözetip yalnızca ona somut bir faydası bulunacak seçimi yaparak annesinin yanında mı kalmalıydı, yoksa savaşa katılıp daha geniş çaplı bir fayda sağlamak için şansını mı denemeliydi? Sartre’ye danışmaya karar verdi.
Bu soruyu sormak yanıtından önemlidir.
   “Bu dünyada yol gösterici bir işaret yoktur, seçimlerimizi kendi özgür irademizle yaparız, git ve cevabı yarat” der Sartre. Bu seçimi yaptığımızda aslında kim olduğumuza da karar veririz. Kim olduğumuza karar verdiğimizde yaptığımız seçim tüm insanlık adına da yapılmış olur. Bu da bize büyük bir sorumluluk yükler ve hep bir kaygı içinde oluruz. Çünkü tüm insanlığa karşı da sorumluluk taşırız.
Kısaca, soruyu sor, cevabı yolda bulursun. Çıktığımız yolu ise kendimiz seçeriz, bize yol gösterecek kimse yoktur. Attığımız her adımda, ya/ya da gibi seçimlerle kendimizi şekillendiririz.
Sartre’nin dediği gibi, aslında tüm hayatımız bir uçurumun kenarındadır. Şunu demek istemiştir.
Birisini öldürmeyi seçtiğimizde kendimizi bir katil olarak tanımlamış oluruz. Hani dedik ya biz bir eylem seçtiğimizde seçimi tüm insanlık adına yaparız; öyleyse herkes birisini öldürmeye kalkarsa ne olur. Birisinin ziline basıp kaçarsak ne olur, bütün gece bütün ziller çalabilir. İşte seçimlerimiz bize öyle sorumluluklar yükler ki, kendimizi uçurumun kenarında hissederiz.
Benim kişiliğim böyle, özüm böyle yaratılmış, kişiliğim değişmez sözlerinin bu felsefe karşısında bir anlamı yoktur. Bu bir saklanma yoludur. Oysa en başta bizim bilincimiz, dünyadaki varlığımız vardır. Biz diğer nesneler gibi bir özle yaratılmadık ki. Örneğin bıçak kesmek için bıçak olarak tasarlanmıştır ve hep öyle kalacaktır. Oysa bizler kendi özgürlüğümüzle, kendi seçimlerimizle kendimizi nasıl var edersek öyle oluruz. Aynı ailede iki kardeşin iki farklı yolda olması gibi.
Çok da zor değilmiş değil mi, son noktayı yine Sartre ile koyalım.
“Özgürsünüz, onun için kendiniz seçin, yolunuzu kendiniz bulun. Hiçbir genel ahlak size yapacağınız şeyi söyleyemez. Buna ancak siz karar verebilirsiniz.”
Yola çıktık bir kere;
Yol değil, yolda olmak önemlidir, işte hayat budur.


Önceki ve Sonraki Yazılar