Ali Osman Aktaş

Ali Osman Aktaş

ZENGİNLİK KUYRUĞU

Zenginlik başka bir şey.

Bunu iliklerime kadar yaşayabilmek doyasıya kutlayabilmek için ben de devletimizin biz zenginler için “ultra lüks bez çadırlarda” kurduğu patates, soğan, domates kuyruğuna gitmek istedim.

Çünkü doğduğum günden beri zemheri kışın ortasında her zaman yediğim domates kalmamıştı evde ve ben de menemen yapmayı çok istemiştim. Zenginliğimi gösterebilmemin yegâne yolu da buydu. Domates biber ve de arasına kattığım sarımsak ile yaptığım menemen. Başka da bir şey yemem zaten kışları ben. Menemen de menemen. O yüzden domates kışın bile önemliydi benim zenginliğim için.

Kalktım çıktım yola. Bulunduğum mevkiye en az on beş kilometre uzağa, başka bir semte kurulmuştu tanzimli satışın yapılabildiği “lüks” çadır. Olsun zengindim ve bunu bir şekilde gösterebilmem lazımdı. Çünkü devlet başkanımız söylemişti kendi ağzıyla, “bu kuyruk, zenginlik kuyruğu” diye ve ben de kendilerine olan itimadımı gösterebilmek ve onun sözlerini kanıtlayabilmek için zenginliğimi bir şekilde bu fakir insanlara göstermeliydim.

Tamam, yağmur da yağıyordu. Soğuktu da hava. Ama olsun. Dolmuşa, otobüse binmek de istemedim. Zengindim nasılsa taksi gibi bir araç da kullanmam zaten. Ne o arabasız fakir vatandaşlar gibi bir de taksiye mi binecektim. Çıktım evden yürüyerek gittim. Ta on beş kilometrelik yola. Kar da hafiften atıştırıyordu ama olsun ölmek var dönmek yoktu bu zenginliğimi gösterebilme uğrunda.

Yani alacağım bir kilo bilemedin iki kilo domatesti ama domates deyip de geçmemek lazımdı. Duyduğuma göre şimdi darbeler, ülke ekonomisini çökertmeler artık bu domates patlıcanla yapılıyormuş. Yani öyle diyorlar. Okumadım, bir yerlerden. Okumayı da sevmem üstelik. Ben sadece bana ne söylerlerse ne derlerse ona inanırım. Ve seyrettiğim ülkenin en baştaki haber kanalları da öyle diyorlardı. Devletimizi patlıcan, domates fiyatlarını yükselterek, depolarda halkımızdan saklayarak yıkacaklarını zannediyorlardı ama şimdi kurulan bu çadırlarla hem zenginliğimi gösterecektim hem de bu domates patlıcan lobilerine hadlerini bildirecektim.

İki saate yakın yürüdüm galiba. Kar da yağmaya başlamıştı üstelik. Olsun ne olacak ki zenginlik yolunda feda olsun bu ayaklarım. 

Bir de baktım en az bin beş yüz zengin. Hepsi de bu karda kışta pardon bu güzelim havada zenginliklerini göstermeye gelmiş. Ne kadar zengini varmış bu muhitin dedim. İmrendim kıskandım bir an o semti. En kısa zamanda buraya taşınmam lazımdı. Ne o bizim mahalledeki fakirlerle markete mi gidecektim. Marketlere giderek hem de patates patlıcan lobilerinin ülkemizi yıkmalarına destek mi verecektim. Benim yerim burasıydı bu zenginlerin girdiği kuyruktu. Burada, dolayısıyla bu mahallede olmalıydım.

Girdim sıraya ben de. Büyük bir coşku ve hevesle. Bin beş yüz zengin vardı önümde ama olsun. Ne kadar da mutluydum. Tepemden aşağı karla karışık yağmur yağıyordu, donuma kadar ıslanmıştım ama olsun zengindim ve olmam gereken kuyruktaydım artık. Herkes benim gibi domatesin patlıcanın derdine düşmüş bu kış mevsiminde yazlık ürünler almayı seven munis güzide zengin halkımdı.

Yavaş ilerliyordu kuyruk ama zenginlik başka bir şeydi kimse kimseyi kırmıyor kimse kimsenin haklarını gasp edip de kuyrukta kaynak yapılmasına izin verilmiyordu. O kadar anlayışlı ve centilmen kişilerdi ki zengin bir kadın kucağında çocuğuyla bir an önce patatesini alıp da evde çocuklarına o patatesi yedirtmek istediğini söyledi ama kimse izin vermedi.  Kanun, kaide, kural vardı arkadaşım. Herkes saatler öncesinden gelip de bu güzelim havada hem temiz oksijen alıp hem de zenginliklerini göstermek istemişti. Sen de erken geleydin zenginlik kuyruğuna gireydin. Velhasıl kimse kucağında hasta çocuğuyla zenginliğini bir an önce hem de bin beş yüz kişinin tam da ortasında göstermek isteyen bu kadına prim tanımadı. Herkes eşit şartlarda zengindi. Ne güzel insanlardı. Ben de sıramı vermek istemedim önce. Tam da arkama geçti kadın. Baktım olacak gibi değil. Diğer başka zenginler gelmeden kucağındaki çocuğu sever gibi yapıp hemen onu benim sırama geçiştirdim. Utandım bir an onun benden daha zengin olduğunu görerek. Kahrettim kendime.

Kuyruk geçmiyor, bir türlü sıra da bitmiyordu. Galiba içerde kavga mı olmuş ne olmuş. Zenginin kavgası da bir başka oluyor arkadaş. Tezgâhtaki adam, zengin beyefendiye iki kilodan fazla patates alamazsınız demiş o da evde misafirlerim var biraz daha fazla almak istiyorum deyince biraz fikir teatisinde bulunmuşlar, fakat bir sonuca ulaştıramayınca da tezgâhtaki satış görevlisi bey efendi, zengin vatandaşın kafasına iki kiloluk tartıyı geçirmiş. Ortalık karışmış biraz ama kimse zenginlik kuyruğunu kaptırmamak için de ayırmaya girmemiş.

Bir ara fakir bir adam oğluyla yanımızdan geçti. Çocuk hayret ve dehşetle bize baktı. İlk defa zengin birilerini görüyordu. Ben ıpıslak saçlarım ve üstümden oluk oluk akan yağmur sularının gururuyla ona zenginliğimin ve darbe lobisine karşı aldığım tavrımı en muzafferane duruşumla gösterirken çocuk bir de işaret parmağıyla beni göstererek baba bunlar ne yapıyor burada demesin mi fakir babasına.

Önüne bak çocuğum. Bırak herkesin bildiği bir şey var dedi fakir adam çocuğuna. Sonra da elini tutarak o fakirlerin girdiği büyük marketlerden birine girdi. İşte bir vatan haini fakir dedim. Biz burada devletimizin bekası ve milli duruşunu dosta düşmana gösterebilmek için on beş kilometre yol yapıyoruz ve siz fakirler de hiç bunları düşünmeden patates patlıcan domates gibi dış güçlerin lobilerine prim tanıyorsunuz. Vatan haini teröristler.

Sinirlenmiştim.  Bu vatan haini fakirler yüzünden domates lobisi ülkemizi batırmak üzereydi. Bir an önce domatesimi bu tanzimli satış mağazasından alıp devletime olan borcumu ödemeliydim. Evet, tanzimli satış mağazasıydı bu bezden yapılma çadır. Adı bile bir başka zenginliğin. Fakirler için indirimli satışlar deniliyordu ama bizim mağaza tanzimli satış yapılan yerdi. Bir ara zamanında başka şehirlerde de kurulmuş böyle tanzimli satışlar ama onlar fakirler için yapılmışmış. Bizimki varlıklı olanlar yani zengin olanlar içindi. Üstelik onlar market tarzı acayip bir şeymiş ama bizim devletimiz bize çadır açmıştı çadır. Var olasın devletimiz.  Zenginini böyle koruyor işte.

Benim sıranın arka taraflarında iki zengin konuşuyordu kendi aralarında. Kulak misafiri oldum. Eskilerdeki yağ, benzin, tüp kuyruğundan bahsediyorlardı. Galiba kırk yıl önceymiş. O günlerden bahsediyorlardı. Aman Allah’ım ne günlermiş o günler. İnsanlar hep fakirmiş alamazmış yokmuş bulamazlarmış da o zamanlar sabahın dördünde giderlermiş de akşama kadar beklerlermiş de ne tüp gelirmiş ne de yağ. Gecenin bir yarısı da evlerine elleri bomboş dönermiş. Hatta o kuyruklarda tanışıp evlenenler dahi olmuşmuş. Az daha bekleselermiş kuyruklarda çocuk dahi doğurabilecek zamanları tüketiyorlarmış o fakirliklerinde. Şimdiki zenginlik öyle mi bak bizler yan taraftaki markette olan domatesin tanzimlisini alabilmek için girdik bu zenginlik kuyruğuna. Şimdi her şey var ama alamıyor fakirler işte. Bak o yüzden marketlere girip hem o fakirliklerini gösteriyor hem de dış güçlerin ekmeklerine yağ sürüyorlar. Bak o zamanlar yağ da yokmuş ülkede. Kırk yıl önce yaşamış olsalardı bu fakirler acaba ne süreceklerdi ki onların ekmeklerine.

İki saat sonunda sıra bana geldi nihayetinde. Zenginliğimi doyasıya gösterebilmenin vakti de gelmişti artık. O biraz önceki fikir anlaşmazlığında zengin arkadaşın kafasına iki kiloluk tartıyı geçiren beyefendi bütün sempatikliğiyle “ne istiyon” dedi. Gururla “iki kilo domates alacaktım” dedim. “Yoghh galmadı domatiz” dedi. “Nasıl” dedim bir an gayrı ihtiyarı boş bulunup da fakirler gibi üsteledim. “Burada her şey var demişlerdi ama bize”. “Gardaşım delürtme beni” dedi. “Yogh dedüysek yogh işte. Patitiz, zoğan alacağsan verek” dedü. Pardon, dedi. “Yok, ihtiyacım yok patates, soğana. Menemen yapacaktım da ondan şey ettiydim. Domates lazımdı”. “La gardaşım delürtme beni almayacağsan çıh git”, diyerek döndü başka bir zengin müşteriyle ilgilenmeye başladı. 

Mecbur, çıktım çadırdan. Zaten içerisi zenginlerle dolmuştu. Kıpış kıpış olmuş değişik en pahalı parfümlerin ortalığa saçılmış kokusuyla başım dönmüştü bile. Yok, açlıktan değildi. Zenginliğin vermiş olduğu o güzelim kokuları doyasıya koklamak midemi baymıştı sadece.

Tanzimli mağazadan bir kilo domates alabilmek için iki saate yakın bu yağmurda yürümüş ve iki saat de zengin kuyruğunda beklemiş iki saat sonunda da sıra bana geldiğinde zenginliğimin göstergesi domatesi “tanzimli mağazadan” alamamıştım. Ve tekrar iki saatlik yolu da geri dönecektim.

Bir an fakirlerin gittiği o marketten domatese bir lira daha fazla verip de alsam mı acaba diye düşündüm ama. Alamazdım. Hem o domates, patates lobisine destek veremezdim hem de bir lira yüksek farkla satılan o marketten fakirler gibi o parayı verip de o domatesi almayı gururuma yediremezdim.

Ben zengindim ve altı üstü bir kilo domates için o yağmur ve soğuk altında kaybettiğim altı saatlik zaman feda olsundu devletime.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.